Aşkın ne olduğunu anlatmaya çalışmayacağım burda. Eminim ki herkes aşkı çok iyi biliyordur (!). Herkesin bir hikayesi vardır bununla ilgili. Kimseye sen aşktan ne anlarsın diyemeyiz, hemen çıkışır. Hele bizim Türk insanı. Asıl sen ne anlarsın der. Ezer. Hemen anlatmaya başlar kendi Leyla’sını ya da Mecnun’unu. Ona sorarsanız geceler boyu sabah ezanına kadar yas tutmuştur, bazı lanetlemiştir sevdalısını bazı kıyamamış sevgi sözcüklerine boğmuştur. Sonra neden yine sinirlenmiş yerin dibine somuştur. Hayaller kurmuştur, kirli hayaller… ama sorarsanız namus der din der.. farklılıklar günahtır Türk insanı için. Saçınızı rasta yapıp gezerseniz insanlar size uzaydan gelmişsiniz gibi bakarlar, mini etek giyerseniz yollu olursunuz, kırmızı ruj sürmüşseniz yolun başındasınızdır! Peki ya hemcinsinizden hoşlanıyorsanız ya da vücudunuz aslında sizin değilmiş gibi hissediyosanız, aslında siz o kadın/adam vücuduna ait değilseniz? O zaman kaçın. Sakın dışarı çıkmayın (!) perdeleri kapatın gün ışığı dahi girmesin pencerenizden. Burası Türkiye derler, kafir misin yavrum sen derler. Götürmedik hoca, gidilmedik psikolog bırakmazlar. Ne atılmadık dayak kalır ne tene vurulmayan sopa! Hastasınızdır siz. Nasıl yapmışsınızdır siz bunu ailenize. Onlar o kadar emek vermiştir sizlere (!) yemeyip yedirmiş, içmemiş içirmiş, giymemiş giydirmişlerdir. Ama siz onlara ihanet etmişsinizdir. Halbuki siz ya aşık olmuşsunuzdur ya da nefret ediyorsunuzdur. Ya bir insana aşık olmuşsunuzdur ya da bulunduğunuz bedenden nefret ediyorsunuzdur. Belki siz karşı cinsden birine aşık olsanız annenizle oturup dertleşecektiniz, belki size sıcak bir çay yapacak ve derdinize ortak olacaktı, sevincinizle sevinecekti. Ya da kilolu olsanız ve bundan (vücudunuzdan) nefret ediyor olsanız gidilmedik doktor, alınmadık yardım bırakmayacaklardı. Ama ben burda bunu tartışmayacağım. Konumuz aşk.

Ah o aşk… Dünyayı başımıza en tatlı yıkan, en sevimli karın ağrılarını yaratan o aşk. Hani masallarda prensesin prensi tepesi bulutlara ulaşan kulelerde beklediği, uğruna ne canavarlar öldürüldüğü, ne Truva’lar yaşandığı o ‘şey’. Nerde o? Gören var mı? Bazen görür gibi oluyorum ‘ah Zeynep/Mehmet’im’ ‘ah uğruna rakı sofraları devirdiğim diyor bir genç. ‘Aferin be’ diyorsun. Seviyor işte. Sonra haftaya buluşalım diyorsun, bir rakı da biz devirelim uğruna. Buluşuyorsun, dertleşelim diyorsun sonra bir başlamıyor mu ‘ah Ceren/Kemal’im…’ yahu hani noldu Zeynep’e Mehmet’e? Yok ben onu sevmiyomuşum diyor… Yahu sen şimdi Paris, Truva savaşından bir hafta sonra boşverin bu zararı bu dökülen kanları sevmiyorum ben artın Helen’i dese kızabilir misin bu durumda? Yok!

Ne yapmalı diyar insan. Yapacak da bir şey yok. Acaba aşk hep mi böyleydi yoksa insanların gönlü mü ayranlandı bilemiyor insan. Bu dünyanın çivisi çıkmış! Belki de hiç yerine oturmadı ki… insanlar diyor yine başka bir insan. Oturmuş bir kafede sigarasını içip çayını yudumlarken. İnsanlar…