Dr. Erdal Atabek, ülkemiz erkeklerinin yerleşik değerler penceresinden yola çıkarak “Belden aşağımız organlarımızın gettosu olmuştur, anüs ise organların paryasıdır” derken, toplumumuzda eşcinsel değerlendirmelere, tabulara yalın bir dil ve çarpıcı ifadeler kullanarak bizim insanlarımızı anlatıyor.

“Türkiye’de genç bir erkeğin en büyük korkusu “ibne sanılmak”tır dersek yanılmış olmayız. Burada anahtar-sözcük “ibne” sözcüğüdür. Bu sözcüğün cinsel sapmayı belirtmekten çok daha fazla işlevi vardır. “İbnelik”, “ibnelik etmek” belki de cinsel yönü ile düşünülmeden “kalleşlik etmek”, “arkadan vurmak”, “en yakın arkadaşını satmak” gibi anlamlar taşır. “Eşcinsel” sözcüğü bu toplumsal anlamları taşımayan; cinsel seçimi farklı, neredeyse modern bir kavramı yansıtır görünüyor. “Eşcinsel” sözcüğü “ibne” sözcüğünün anlamlarıyla eşdeğer değil. Belki bir ölçüde “eşcinsel” sözcüğünün Batılı insanı çağrıştırdığı, bizim dışımızdaki bir anlayışı dile getirdiği bile söylenebilir. Bu yanıyla, bizim dışımızda kaldığı için “meşru” bile kabul edilebilir.

“Homoseksüellik” ise bir tıp terimi gibi görünüyor. Bu terim toplumda ruh sağlığı doktorlarını, polisleri, gizliliği çağrıştırıyor. Burada da hastalıkla suç arasında bir yerde duruyor. Belki “suçlu hastalık” dersek, toplumdaki yerine daha uygun bir deyim de olabilir.

Kullandığımız dilin sözcüklerine iyice bakılınca nerelerden kaçtığımız, nerelerden kaçmak istediğimizi, neleri gizlemek istediğimizi de bize gösterir. “Homo” ya da “eş” sözcükleri kendi başına çok başka anlamlar taşıdığı halde “cinsel” sözcüğüyle birleşince belirli bir anlamı yüklenmektedir. Oysa dilimizin günlük pratiğinde bu anlamda kullandığımız “ibne” sözcüğü çok geniş anlamlar yüklenir. Bu da kendi başına anlamlıdır.

En Kirli İlişki mi?..

Cinsellikle ilgili kitapların, yazıların en güç bölümü bu bölümüdür. Çünkü bu bölümü ahlak kaygılarının dışında yazmak en nesnel bakışlı yazarlar için bile kolay değildir. Ben de bu konuya ahlak kaygılarımızın dışında bakabildiğimizi sanmıyorum. Çünkü yetişmemizin her bölümünde hep ahlak kaygılarıyla donatıldık, bununla gurur duyduk, bununla varolduk, bununla yaşadık. Hayatımızın bir döneminde bu ahlak kaygılarının yanlış olabileceğini düşününce, hele de nesnel düşünme kaygısı daha önce öğretilmiş ahlak kaygılarından daha önemli bulununca, bu konularda özgür düşünme olasılığı artacaktır ama insan dugularının değişmesi daha güçtür. Hele de değer yargılarımızı yeniden yargılamanın güçlüğünü dikkate alırsak…

Kabul etmemiz gerekiyor ki, “eşcinsellik olgusu”na bakışımız, düşünce planında daha anlayışlı, daha yansız olduğu halde, duygu planında yeterince anlayışlı da değildir, yansız da. Nedenleri mi?

Bu nedenlerin başında bütün hayatımız boyunca “ibne olma”nın en aşağılık, en kötü, en pis olduğunu “öğrenmemiz” gelir. Bu öğreti hem korkuyla hem de şiddetle pekiştirilmiştir. Gariptir ki, “erkek eşcinselliği” Osmanlı döneminin -dinsel yapısına karşın- hiç de kınanmadığı, dahası cinsel hayatında yer verdiği bir toplumsal davranış olduğu halde, bizim kuşaklarımız bu konuda bağnazlığa varan bir karşıtlıkla yetiştirildik. Belki geçmişin korkularıyla da pekiştirilen bu şiddetli karşı tavır, bizim cinselliğe bakışımızı da biçimlendirmiş olmalıdır.

Bu biçimlendirmede en önemli kabullerden birisi, “önümüzle gurur duymak-arkamızdan utanmak” olmuştur. Arkamızdan, orada olan “anüs”ten, utanmak, korkmak, “oramızı” aşağılamak, artık hayatımız boyunca taşıyacağımız bir duygu olacaktır. Dilimize “anüs”le ilgili olarak yerleşmiş deyimler de, hep “korku”yla birlikte, “aşağılanma”yla birlikte kullanılacaktır.

Kendi bedenimiz üzerinde yaşadığımız ikilemin hayatımız boyunca cinsel yaşamımızı nasıl etkilediği de enine boyuna araştırılması gereken bir konudur. Ama belirgin bir korkunun kültürümüzün erkeklerinde “anüs korkusu” olarak yaşadığını kabul etmeliyiz.

Anüs Korkusu“…

Dilimizin konuşma alanında kullanılan sözcükleriyle “arka”, “alt”, “geri” diyebildiğimiz, en fazla “kıç” sözünü kullanabildiğimiz “anüs”, böylece hem utancımızı, hem korkumuzu temsil eder duruma gelmiştir. Bedenimizin bu bölgesini “tabu” kılmışızdır. “Orası” yavaş yavaş hayatımızın işlevlerinden bile çıkarılmıştır.

Onun için de insanların en söz etmek istemedikleri hastalıkları bu bölgenin hastalıklarıdır. “Hemoroid” ya da halk dilinde “basur memesi”, insanlarımızın erkek olsun kadın olsun en zor doktora geldikleri hastalıkların başında yer alır. “Orada” olup biten şeyler hepimize çok sıkıntı verir, çünkü “oramız”dan söz etmek, dahası “oramızı” açıp doktora göstermek, doktorun önünde eğilmek, “oramıza” parmak sokmasına izin vermek bize hep ağır gelmiştir. Böyle bir hastanın sözlerine “özür dilerim ama…” diye başlaması bile çok dikkatimizi çekmelidir.

“Anüs korkusu” erkeklerin korkusudur ama toplumsal ideoloji bu korkuyu kadınlara da öğretmiştir. Kadınlar da kendi anüslerinden nefret ederler, kendi anüsleriyle ilgili davranışlardan çok rahatsız olurlar. Bu biçimdeki cinsel isteklerin erkek tarafından yansıtılması “ters ilişki” sözcükleriyle belirtilir ve kadınların erkekleri öldürmelerinde “hafifletici sebep” sayılır.

Ne gariptir ki toplumun bu yaygın korkusu ülkemizde yayımlanan “korku kitapları”nın hiçbirinde yer almamıştır, belki de bu korku, dile getirilemeyecek kadar şiddetle içimizde yaşamaktadır.

Aslında “ağız” ile “anüs” arasında biyolojik oluşum bakımından hiçbir fark yoktur. Bu iki sözcük, sindirim borusunun başlangıcıyla bitişini anlatmaktadır. Ağzımızdan giren besin maddeleri sindirim borusunun çeşitli yerlerinde sindirilmekte, insana gerekli maddeler alınmakta, geri kalanlar da dışarıya atılmaktadır.

Düşünürsek, ağzımızdan hiçbir besinin alınmaması ne denli önemliyse, geri kalanların atılmaması da o denli önemlidir.Burada organ hiyerarşisi dediğimiz yapay sınıflandırmayı aşarak bakınca, “anüs”le “ağız” arasında hiçbir fark bulamayız.Ama toplumsal ideolojimiz, organlarımız arasında öyle sınıf farkları yaratmıştır ki, bunları tartışmaktan bile kaçınmışızdır.

İşte bu nedenlerle de “ağız” çok övündüğümüz, yücelttiğimiz, kutsadığımız organımız olmuştur, “anüs” ise unutmak istediğimiz, aşağıladığımız, korku kaynağımız olan utancımız olmuştur.

Belden aşağımız, organlarımızın “getto”su olmuştur, “anüs” ayrıca organlarımızın “paryası” olmuştur. Cinselliğe doğru bakmanın yolu belki de organlarımıza doğru bakmaktan geçiyor. Organları sınıflara ayıran bir ideoloji, bir düşünce sistemi cinselliğe nasıl doğru bakabilir ki?..”

13 Temuz 2001

geocities.com/WestHollywood/Stonewall/7538/haberler/dr_erdal_atabek.html