Adı Hakan’dı…

Eskişehir’in küçük bir kasabasında doğdu. Herkes gibi basit ama herkesinkine benzemeyen bir yanı vardı. Çocukluğu büyük ölçüde fakirlik içinde geçti. Birçok Türk ailesi gibi evin ilk erkek çocuğu olma konusunda bütün ayrıcalıklardan yararlandı. Yaşı nedeniyle diğer çocuklar arasında her şeyin ilkini o yapıyordu ve bu da ailenin nazarında onu çok ayrıcalıklı bir konuma yerleştiriyordu. Diğer çocuklar arasında ile üniversiteye giden de o olmuştu. O gün ailenin mutluluğu tartışılmazdı. Akrabalar toplandı, herkes çocuklarına “Hakan abi gibi olma” konusunda nutuklar çekti, yemekler pişirildi, mutfakta uzun zamandan sonra bu vesile ile birbirlerini gören akrabalar dedikodular yaptı, erkekler uzun sohbetlere boğuldu…

Misafirlere Eskişehir’in özel günlerine özel yapılan pide ve ayranlar ikram edildi…

Herkesin karnı toktu, herkes mutluydu…

O gün büyük bir gündü, ne de olsa aileden biri üniversiteye gidecekti hem de iktisat gibi bir bölüm okuyacaktı. Çocuk daha üniversiteye başlamadan bitirince ne olacağına ilişkin yorumlar yapıldı. Ne de olsa “Zuhal ablanın kızı da bu bölümü okumuş İstanbul’da büyük yerlere” gelmişti. Hatta kimilerine göre şu anda kullandığı arabayı bile çalıştığı banka vermişti. Hatta emekli olunca çift maaş alacağını iddia eden bazıları bile çıktı.

Aile bu tür hikayeleri dinleyerek gururlandı, duygulandı, doğmamış çocuğa don biçmekle kalmadı o dona aşık bile oldu…

Hakan ise oradan buradan ziyarete gelen “emmilerin” verdiği küçük paralar ile çarşıda kasım kasım gerilerek gezindi durdu. Küçük bir kasaba çocuğu için daha önce hiç görmediği kadar parası olmuştu. Yolda sık sık durup elini cebine atarak bu paraların yerinde olup olmadığını bile kontrol etti durdu. Hatta bazı arkadaşlarına çay, gazoz bile ısmarladı…

O ise o kasabanın içinde durup artık herkesten farklı bir insan olduğunu düşünüyordu, ancak sistemin bir süre onu da tek tip insan moduna sokacağını zaten bilmiyordu…

Bir süre sonra Hakan’ın “haklı gururunu” kutlamak için gelen kalabalık dağıldı. Yerine aile üyeleri artık Eskişehir’in ayazında üşümemesi için kışlık kazak stoğu yapmaya, çantaları hazırlamaya başlamıştı. Herkesin evde ona verdiği öğütler aile tarafından dikkatli bir şekilde damıtılmış, Hakan’a belli aralıklarla propaganda yoluyla sık sık tekrar ediliyordu: “Aman siyasete bulaşma, aman derslerine çok çalış, hocalarına saygıda kusur etme, kızlara takılma…”

Bütün bu öğütlerin içinde belki de en gereksiz olanı buydu: “Kızlara takılma!”

“Kızlara takılma!”

O bu sözün aslında ne kadar gereksiz olduğunu aylar sonra üniversiteye başladığında anladı. Hatta bir ara “keşke kızlara takılabilsem” bile dediği oldu.

Üniversitenin ilk günlerinde bütün öğrencilerin yaşamış olduğu yalnızlık, korku ve belirsizlik duygularını yoğun bir şekilde yaşadı. Okula başlayan bütün öğrenciler gibi o da son derece yeni elbiseleri, hiç kirlenmemiş defterleri, etrafa korkakça bakan gözleri ile kendini belli ediyordu…

Yıllar kendisini kovalarken bir süre sonra arkadaşlar edindi. Arkadaşları arasında sürekli olarak “farklı” olduğunu düşünüyordu. Çünkü derinlerde bir yerlerde bir şeyler diğer arkadaşları gibi olamıyordu. Aynı mekânda yiyip içmelerine rağmen aynı zeminde değildirler sanki. O sanki hepsinden biraz uzaktı, içinde bir dert vardır sürekli büyüyen…

Herkes gibi o da bir süre sonra soluğu psikolojik danışma merkezinde aldı. Kapalı kapılar ardında önceleri belirsiz sorunlardan bahsetti durdu. Konuşmaları muğlak ve kendisini rahatsız eden şeyi ele vermemek üzere tasarlanmıştı. Psikolog ile konuşurken sürekli kapıya bakıyordu: acaba yeterince kapalı mıydı? Önünde kimse onları dinliyor muydu? Hem bu psikologa ne kadar güvenebilirdi ki?

Antidepresanlar ile tanıştı. Sabah mide bulantıları ile uyanmaya alıştı. Aldığı ilaçların yan etkisinden başka bir etkisi olmadığını düşünmeye başlamıştı. Buna da alıştı…

Üniversite sorunlu bir şekilde bitti. İnternetin yeni yaygın olduğu dönemlerde birçok erkekle sanal birçok ilişki yaşamaya çalıştı. Yüzünü görmediği insanlara ısındı, onlar ile ilgili olarak hayaller kurdu. Sonrasında tüm bu hikayelerin ardında aslında sadece hayaller olduğunu ve bu kişilerin hayallerin dışında bir şey yaşayamayacağını fark etti.

Askere gitti daha sonra bir bankada işe girdi. Aslında işe girmesine biraz babası ön ayak olmuştu. Araya tanıdıklar girince cvsi “daha iyi değerlendirildi” ve herkese uygulanan o zor işe alma prosedürleri ona uygulanmadı.

Sadece kurumsal hizmet veren bir bankada çalışmaya başladı. Kısa bir süre sonra İstanbul’a taşındı. Ve bu bankada kısa sürede iyi bir pozisyona geldi.

Önceleri kendi kabuğunu kıran her gay gibi davranmaya başladı: etrafında sadece “elit” insanlar topladı, herkese güvendi ama samimi olmadı. Sık sık evinde gayleri toplayarak onlar ile çeşitli etkinlikler yapmaya çalıştı. Aslında bu yaptığı onu sosyalleştirmiyordu. Bu çift yönlü bir bıçaktı ve birçok gay hep bu hataya düşerdi: sosyalleşmeye çalışırken kendilerine sadece gaylerden oluşan bir duvar örer ve daha sonra bu duvarın ardında mahsur kalırlardı.

O da bu hatayı yaptı. Aslında bu hatayı yapmasının nedeni sadece gayler ile sosyalleşmek değil, onlara bakarak kendisini tanıyamaya çalışmaktı.

Gayler ile tanışmak: aynı nakarat!

Evlerinde yaptığı toplantılar hep aynı formatta geçiyordu: kim hangi barda kimle görülmüş, kim kimle yatmış, başlarına gelen komik olaylar ve kendilerini toplumun her kesiminden üstün gören kadınsı erkeklerin aşağılama ve alay dolu hikayeleri. Aslında bu yaptıkları toplumdan bir intikamdı sadece, ha bir de gören duyan olsaydı…

Hakan bir süre sonra onlardan bazıları ile görüşmeme kararı aldı. Aslında bu sadece sonun başlangıcı olacak olaylar zincirinin ilk halkasıydı.

Üç yıl sonra bir kadınla severek ve isteyerek evlendi, Mecidiyeköy’deki evinden taşındı, telefon numarasını değiştirdi.

Eşcinsellikten “kurtulmak”

Eşcinsellikten dönmüştü…

Neydi onu bu şekilde davranmaya iten?

Neydi onu etrafında o seve seve ördüğü tüm ilişkileri silip atmasına neden olan?

Neydi onu eşcinsellikten bile soğutan?

O eşcinsel değil miydi? Evet, eşcinseldi!

Onunla birkaç gün önce karşılaştığımda öğrendim tüm bunların cevaplarını;

Bana eşcinsel dünyasından neden uzaklaştığını anlattı. Gözlerinin önü çökmüş, saçına birkaç ak düşmüş ve eskisinden daha hüzünlü bir hal almıştı mizacı. Onu gören kötü bir olaydan kurtulmuş ancak bir o kadar da canı yanmış sanırdı.

“Zor oldu be Oko” dedi bana. “Zor oldu ama yaptım!”

“Peki, Hakan, neden?”

“Sen bu sürece hala inanıyor musun? Gay olmaya?”

“İnanmak!???”

Ben bu dünyaya insanların penislerini indirmeye gelmedim!

“Oko, bir yere varmadığını sen de görmedin mi? Gayler!!! Hepsi bencil ve dedikoducu adamlar. Seninle birlikte yer içer iki Dakka sonra arkandan atarlar. Ben Mehmet’i çok sevdim hatırlarsan. Şu çağrı merkezinde çalışan çocuğu. Onu bile en samimi gay arkadaşım elimden almak için yapmadığını bırakmadı. Neden biliyor musun? Onun penisinin çok büyük olduğuna dair yaptığım esprilerden dolayı ‘denemek’ istemiş. Onlar bana bakarken, benle birlikte gülerken aynı zamda beni üzmek için kayıt tutan kameralar gibiydiler. Ben bu dünyaya insanların penislerini indirmeye gelmedim! Saygı ve sevgi hak ettim ama söylediklerimin tümü sadece yatağa kadar oldu. Penisleri indikten sonra beni üzmek için yapmadıklarını bırakmadılar. Terk edilmekten sıkıldım. Cep telefonum yüzünü bile hatırlamadığım ama bir geceliğine bedenimi verdiğim adamların sahte isimleri ile doldu – Mert, Burak, Can…

Yaşadığın sürece kimsenin bana vermeyeceği zararı onlar verdi: bencillerdi, kendi zevkleri için her şeyi yaparlardı, kıskançlardı!!!”

Sustum, Ortaköy’de kahve içtiğim bu mekanda serin bir rüzgar esti sırtımdan… Üşümedim, ürperdim. Dik durdum ve ona baktım…

“Oko ben bu yüzden gayler ve onların dünyasından kaçtım ve kurtuldum. Evlendim!!!”

Söylenecek çok şey vardı ama ben sustum…

Biseksüel Hayat