Mehmet Atak ile sizin için özel bir söyleşi gerçekleştirdik.
İşte o söyleşi..

Bilmeyenler için.. Mehmet Atak kimdir?

İnsanım kendini tarifi epey zor, sıkı bir dış göz gerekiyor. Bilemedim.. Yaptığım iş oyunculuk ve yönetmenlik, ama bende işten epey öte. Kendime sanatçı demem, o tanımı TC’de sadece Beklan Algan ve Şahika Tekand için kullanırım tiyatro alanında. Tiyatroda hep kendi yolumu, sözümü, biçimimi aradım, arıyorum. Oyuncu olarak tiyatro dışında kısa ve uzun metraj filmlerde ve mini dizilerde de çalıştım. Çeşitli dönemler jazz club işletmeciliği, tv ve radyo programı sunuculuğu ve yapımcılığı, gazetecilik demek istemiyorum ama bazı dönemler düzenli gazete ve dergilerde yazdım, barmenlik, modellik, bahçıvanlık, badanacılık, garsonluk, cast yönetmenliği, basın ve halkla ilişkiler, seslendirme, dansçılık, senaristlik, rehberlik gibi bir dolu iş yaptım. Tiyatrodan uzak kaldığım ya da uzak kalmak zorunda kaldığım dönemler oldu. Önceleri çok zor gelirdi ya da geçici dönem olarak bakardım. Daha sonra şunu fark ettim, evet içimde bir boşluk taşıyorum ama ölmüyorum. Yani nefes almak, yemek, içmek, dışkılamak gibi değil, ölmüyorsun. Masal Pınarı: Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez’de Işık Yenersu, Rüçhan Çalışkur, Şebnem Bozoklu, Ayça Damgacı, Yeşim Büber, Tilbe Saran, Ayşe Lebriz, Defne Halman, Ayşe Tunabaoylu, Akasya Aslıtürkmen, Ayten Uncuoğlu, Eylem Yıldız’la beraber oyuncularımdan biri de Esmeray’dı. Pınar Selek için Garaj İstanbul’da yarım sahnelemek zorunda kaldığım Masal Pınarı: Devlet İnsanı Sadece Canını Alarak Öldürmez’den sonra “son” demiştim “bir daha tiyatro yok”. Ama 5-6 sene sonra iki ayrı proje üzerine çalıştım, “Put Yapım Evleri” üzerine ciddi bir ekiple bir seneye yakın çalıştım ama yapımcı bütçeyi denkleştiremedi. Sonra Merheba’yı teklif ettiler, bana dokunan şeyler buldum. Re-write ve konsepte çalışmaya başladım. Sıfır bütçeye rağmen sahnelendi. Nasip.

Neden tiyatroyu seçtiniz?

Aslında ilk tiyatro değildi kafamdaki. Çok çocukken Franco Nero’nun Güney Amerika’da falan geçen macera filmleri vardı çok severdim ve Franco Nero’yu bir meslek zannedip “büyüyünce ne olacaksın?” diyenlere “Franco Nero” derdim. Futbol, resim, atletizm, siyaset, sosyoloji, antropoloji, felsefe, sinema, tarım vb bir dolu branşa ilgi duydum, küçük çapta denemeler yaptım. Oyunculuk ilk devrin siyah-beyaz TRT’sinde Igmar Bergman filmleri gösterildiğinde içime düştü. Yedinci Mühür, Sessizlik, Yaban Çilekleri, Kutsal Bakire Kaynağı… Çok küçüktüm, mümkünmüş gibi “oyuncu olacağım ve sadece Igmar Bergman filmlerinde oynayacağım” derdim. Tiyatro oyunculuğu ise içime ilk İzmir’de Müşfik Kenter’i seyrettiğimde düştü. Hatta bir kez Sevgi Hanım (Sanlı) bir oyun için “bu rolde ilk kez Müşfik’ten sonra birini beğendim” dediğinde uçmuştum. Ego ne berbat, ne sahte bir şey. Hadsizce sevinmiştim oysa seneler sonra o rolü o dönem ne kadar yanlış, eksik, abartılı oynamış olduğumu düşünüyorum. Ben ölümle epey barışık bir insanım, mecazi ya da reel ölümsüzlük tamahım yoktur. Hatta bir dönem kalıcı diye yazı yazmayı bile bırakmıştım. Yani belki de burada ve şimdi olduğu, geriye kalmayacağı için tiyatroyu çok sevdim. Bir de tiyatro temas, temas çok çok önemli. Temas etmeden ezberlerimiz çatlatamaz, empati kuramayız.

Sahne sizin için ne ifade ediyor?

Dediğim gibi tiyatro yapmayınca ölmüyorsunuz. Ama dilerim hayatımın tüm algı değişimlerinde beraber oluruz. Tabii belki bir gün gelir bu yol arkadaşlığı fenaya gider, tiyatro beni ya da ben tiyatroyu bırakırım, yollarımız ayrılır. Ben önce başladığım oyunculuğu ve yönetmenliği hiç kıyaslayamadım. Belki ilk göz ağrılığından oyunculukla duygusal ilişkim daha fazla ama hiç hangisini daha çok sevdiğimi ayıramadım. Birbiriyle teması olsa da çok farklı iki şey. Sahnede olmakla tuhaf bir bağım var. Ben bir oyun çalışmaya başladığımda tek kanallı olurum, yemek yerken, biriyle konuşurken hep aklımda oyun vardır, o süreçte oyunla yatıp oyunla kalkarım. Oyun dışından yanımdaki insanlar için tahammül fersah oluyorum herhalde. .

Tiyatro dışında neler yapıyorsunuz?

Bazı yerlerde “aktivist” titri yüklüyorlar, çok rahatsız oluyorum. Çünkü her insan aktivisttir, vicadanımıza, hayatımıza dokunan şeylere tepki veririz. Pek çok hak arama kampanyası başlattım, içinde çalıştım. İlk başlattığım dönemin Express dergisinde öldürülen gazeteci arkadaşım Metin Göktepe öldürüldüğünde Plaza de Mayo Annelerinden esinle “Never Forget, Never Forgive” diye bir kampanya idi, ardından Küçük İskender’in kitabının yasaklanmasına karşı bir kampanya. Cumartesi Anneleri’nin ikinci dönemini İHD içinde Leman Yurtsever’le beraber başlattık. Üç buçuk seneden fazla gönüllü Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon’da çalıştım. TMK Mağduru Çocuklar için Adalet Çağırıcıları, Kolluğun Öldürdüğü Kürt Çocuklar için Bir Göz De Sen Ol, Yargı Mağdurları için Adalet Çağırıcıları, TC BM Zorla Kaybedilmeye Karşı Sözleşmeyi İmzala gibi kampanyalar başlattım. Keza bireysel hak ihlallari için de cirmim kadar epey kampanya başlattım. Defalarca TCK 318’den (Halkı Askerlikten Soğutmak) yargılandım, sezeryansız doğum yapmış üç kadını çocuklarını asker değil bebek olarak doğurdukları tanığı olarak mahkemeye çıkardığım akıllara seza “Herkes Bebek doğar” davası bunların biriydi. Hala anlamıyorum, üstelik mevcut Anayasa’ya bile aykırı olduğu halde “Halkı askerlijten Soğutmak” diye bir suç tanımı olabilir? O zaman Halkı Dansözlüktan Soğutmak, Halkı İmamlıktan Soğutmak gibi suç tanımlar da olsun bari… Biliyormusunuz Askerlik Kanunu tek başına Anauasa’ya göre suçtur, ayrımcılık suçu işler: “Vatandaşlık görevi” diye bir yanım vardır bu kanunda, o zaman kadınları, heroseksüel olmayan erkekleri ve fiziki engelli erkekleri otomatikman “vatandaş değil” olarak tanımlamış olursunuz. Seneler öce KAOS GL’nin Homofobiye Karşı Çağrı’sını imzalamış az sayıda insandan biriydim. Daha sonra yargı yoluyla Lambdaistanbul’u, derneğin ismindeki ve tüzüğündeki lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transeksüel kelimelerinin “hukuka, genel ahlaka ve Türk aile yapısına” aykırı olduğu gerekçesiyle kapatmaya kalktıklarında da destek imzacılarından biriydim. Her an haldır haldır bir şeyler yapmaya çalışıyormuşum gibi bir intiba oluşacak. Değil tembellik ederim bol bol, hayal kurarım, bitki yetiştiririm, su aygırı biriktirim, müzik dinlerim, televizyonda film seyrederim, yemek yaparım, sevgilim ve arkadaşlarımla birebir zaman geçiririm. Eskiden seyahat de ederdim ama artık canım istemiyor, ihtiyarladım herhalde.

Türkiye denince aklınıza gelen ilk şey?

Militarizm… TC baştan militarist kurulmuş bir devlet. Eğitimden çalışmaya, sağlıktan cinselliğe TC’de herşey militarist örgütlenmiş. Sevin Okyay’ın çok sevdiğim bir lafı vardır “Askeriye militarizmin son ütüsünün yapıldığı yerdir” diye. Gündelik hayattaki militarizmi fark etmeden, militarizmin alanını ordudan ibaret gördüğümüzde de hiç bir şey değişmeyecek. Askerlikte sahiden de heteroseksüel ya da heteroseksüel taklidi yapan erkek insanların militarizasyonun son ütüsü yapılır. Üstünde olduğunu söylenene şartsız ittat, altında olduğu söylenenenin şatsız itaatini bekleme. Sözüm ona sivil hayata çıkınca da patronuna, devlet görevlisine vb itaat ederken, karısının, sevgilisinin, kardeşinin, çocuğunun, çalışanının vb’nin şartsız itaatini bekler. bu olmayınca da onu cezalandırmayı hakkı görür, normal kabul eder. Bu kadın cinayetlerine, nefret cinayetlerine dayanır.

LGBTİ birey misiniz?

Şu an için hayır. ama ömür denilen süreç önceden kestirilebilen bir şey değildir. Bazı ezberlerimi kırmadan önceki dönem olsa doğrudan “hayır” derdim ama yarın kendi cinsiyetimizden birine şahsi alaka duymayacağınızın garantisini kim verebilir? Bugün kadınlık, erkeklik, eşcinsellik vb nin %99’unun o cinsiyet ya da o cinsel yönelimle alakası yok. Davranışlardan, kılık kıyafete, dile, yapılan işlere hepsi sistemin empoze ettiği roller, daha kolay yönetmek için tektipleştirmeleri. Militarizm ve ataerki fonatik alfabeden, ihtiyaç fazlasının biriktirilmesi, bunun güvenliğinin sağlanması, kentleşme, yöneticiler, iş bölümlerinden beri, soy üzerinden sahte ölümsüzlük tamahından beri iç içe geçmiş iki kaşık gibi özenle inşa edilmiştir ve inşaı devam eder. Ve maalesef bununla malul olanlar sadece erkekler ve heteroseksüeller değildir. Ben “ebeveyn suçludur” derim, dünyaya iradesi dışında bir insan getirdiği için. Benim haberdar olduğum bir çocuğum yok, yol kazalarından da hep dünyaya gelmeden kurtulduk. Ama bir gün bilinçli ya da bilinçsiz bir kaza olursa. İnşallah olmaz. Ben çocuğumun cinsel yönelimiyle alakadar olmam, gelip kendi anlatmazsa sormam bile, beni alakadar edecek olan onun nasıl bir insan olacağıdır.

LGBTİ denince aklınıza gelen ilk şey?

Epey bir zamandır beni insanların cinsiyetleri, cinsel yönelimleri, ırkları, dinleri, milliyetleri, iktisadi sınıfları, eğitimleri, meslekleri vb hiç alakadar etmiyor, o insan alakadar ediyor. Belki de aidiyet siyasetlerini çok tehlikeli gördüğümdendir. Bir dönem televizyonda Gülsüm Ekinci’yle Ötekileştir-Me adlı bir program yapıyorduk, her hafta bir ötkileştirme grubunu alıyor ve konukların birini farklı bir ötekileştirme grubundan davet ediyordu. Ve hiç istisnasız ötekileştirilenlerin başka ötekileştirmelerde nasıl egemen ötekileştiemelere eklemlendiğine şahit olduk. John Mack’in “kurbanın(mağdurun faşizmi diye bir tanımı vardır, mağduriyetinizle narsistik bir empati kurarsanız, onu merkeze yerleştirirseniz bir hiyerarşi oluşturur diğer mağduriyetleri ya da az önemli görür ya da hiç görmezsiniz. Ben insanlara şahsi sorular sormam, mahremlerine girmek gibi gelir bu, hicap duyarım. Mesela Manhattan’da ikamet ettiğin dönem roomadelerimin biri, bir sohpette kendi söyleyince eşcinsel olduğunu öğrenmiştim. Daha önce aklıma bile gelmemişti. Tanıdığım pek çok kişi içinde gecerli bu, cinsel yönelimlerini bilmem, merak etmem, sormam. O insanla ilişkim önemlidir. Paylaşmak isteyip söylemişse bilirim ancak. Açık eşcinsel oldukları için bir mahsuru olmayacağı saikiyle Mehmet Sander, Kutluğ Ataman, Kürşad Kahramanoğlu, Ceyhan Fırat Hızal, Hülya Tarman, Yasemin Öz, Ziya Yoğtu, Ali Erol, Esmeray, Adar Bozbay gibi sevdiğim pek çok LGBTİ arkadaşım var ama arkadaşlığımızda cinsel yönelimlerinin bir rolü yok.

Bir LGBTİ bireyi oynamak ister misiniz?

Tabii çok isterim. Ama Türk sinema ve dizilerinde genellikle gördüğümüz sahte eşcinsel ya da travesti karikatürü bir rol teklif edilirse kabul etmem. Ama seveceğim sahici bir karakter olursa, altından kalkabileceğime de inanırsam çok isterim. Sıkı bir çiftçi pazarı egzersizi, derin bir kazı, ses ve vücut ritmi araştırmaları, onları refleksivleştirecek trainingler… Bir rolün altından kalkabilmek ve bunu yapıp yapamayacağınızı kestirmek önemli. Şu değil mesela ben hemen her provanın bir dönemi “ben bu rolün altından kalkamayacağım, beceremiyeceğim” triplerine girerim, bu bence arama sürecinin tabii semptomlarından ama bir de oyunculuktaki burada ve şimdinizle çepberleri hiç çakışmayacak roller vardır, bunu sezebilmek önemli, yoksa içine edersiniz rolün. Orhan Oğuz, Cemal Şan’ın senaryosundan Dönersen Islık Çal’ı çekeceğinde pek çok oyuncuyla görüşmüşlerdi, biri de bendim ama Fikret’i (Kuşkan) tercih ettiler, o oynadı. Aslı’nın (Öngören) yazdığı Yel Mi Değirmen Mi adlı çok güzel bir oyun vardır, oradaki travesti karaktere talip olmuştum seneler önce ama Aslı’nın kafasında başka bir oyuncu vardı. Mehmet Murat Somer’in ana karakteri travesti bir dedektif olan bir polisiye roman dizisi vardır, onların bazılarında yan karakterlerden biri olan varoştan geçkin bir travesti vardır, bu film olsa ve o rolü oynasam demişimdir. Kutluğ (Ataman) Lola ve Billy The Kid’i ilk yazdığında beni düşünüyordu, ama on küsur sene sonra çekebildi, ben artık fazla kartlamıştım o rol için Baki Davrak oynadı. Xavier Dolan’ın Heartbeats, I Killed My Mother gibi hoş filmleri vardır ama tabii yaş olarak benim oynayabileceğim roller değil.Mesela John Hurt’un oynadığı Partners’teki rol. Oyunculukta idolünüz kim derler ya, benim büyülendiğim oyuncu da John Hurt’dür. Kevin Spacey’in çok iyi oynadığı eşcinsel karakterler vardır. The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert’da Terence Stamp’in oynadığı rol müthiştir. Amerika’da Hedwig and The Angry Inch adlı etkileyici bir müzikal seyretmiştim. TC’ye döndüğümde Sumru’ya (Yavrucuk) “Babylon gibi bir yerde küçük bir orkestrayla oynasana bunu” demiştim. Sumru çok yetenekli ve çalışkan bir oyuncudur hemen araştırdı ama “o rolü bir erkek oynamalı” demişti. Seneler sonra maalesef ben seyredemedim ama müthiş bir travesti rolü oynadığını okudum. Nedim’e de (Saban) yine Amerikada seyrettiğim ve onun tiyatrosuna uyacağını düşündüğüm LGBTİ temalı bir müzikli oyun teklif etmiştim ama alakasına celp etmedi zannederim, yapmadı. Mesela Yeşim’in (Dorman) seneler önce yazdığı bunamış bir Kenan Evren ile polisten kaçan bir grup travestinin karakterlerini oluşturduğu 12 Eylül Darbesi üzerine müthiş bir kara komedi vardır. Yeşim, Ankara’da çok önce LGBTİ bir ekiple sahnelemeyi de denemiş ama olmamıştı, tanıdığım-tanıştığım tiyatroyla ilgilenen travestilere hala söylerim ama el atan olmadı. Nahit Sırrı Örik’in son seneleri bir oyun ya da film olsa oynamayı çok isterim. Ben de epey önce Nahit Sırrı’ya el atmıştım. Eski bir apartman dairesinde, ötekileştirilmiş ihtiyar bir adam, ortak fail özünde kendisi olan oyun karakterlerinin hayaletleriyle başbaşa kalmıştır… diyaloglarını Selim İleri’nin yazmasını istiyordum. Hatta ismi bile belliydi: Öğleden Sonra Gece Yarısı. Ama olmadı, nasip değilmiş. Proje çöplüğüme düştü. Dediğim gibi ben teşneyim, yeter ki sahici bir LGBTİ rolü teklif edilsin.

Tiyatroculuk yeteneği olan ve Tiyatro oyuncusu olmayı düşünen LGBTİ bireylere tavsiyeleriniz?

Haşa tavsiye ne haddime. ama oyunculuk, reji ya da başka bir unsurunda tiyatro yapmak isteyen tüm genç insanlara ben tiyatrodaki alanlarında , cinsel yönelimlerini bir yana bırakıp, bir dolu teknikle tanışmalarını, kendi öznel tiyatro dünyalarını kurma düşü kurmalarını, diğer sanatlarla ve dünyada olup biten her şeyle, insanla alakadar olmalarını teklif ederim naçizane. Türcülkük olmasın sadece insanla değil tüm canlılarla…Her hangi bir nedenle kendi söylememişse, ben bugüne kadar tiyatroda çalıştığım insanların cinsel yönelimlerini bilmem mesela.

Tasarlayıp, yönettiğiniz son oynunuz Merhaba’dan biraz bahsedermisiniz?

Merheba baştan benin projem değil. Destar Tiyatronun iki kurucusundan biri olan Mirza Metin’in Galisyalı yazar Sechu Sende’nin Rüyalarında Bile dilimi Kaybetmeyeceğim kitabından genç yazarlara uyarlattığı bir konseptin ilk oyunu. İkincisini Aslı Öngören yönetti, üçüncü e dördüncüyü de Ayşenil Şamlıoğlu ve Orhan Alkaya yönetecek. Mirza ve Berfin (Zenderlioğlu) teklif getirdikleride, ki Reşe Şewe, Gor, Disco 5nolu gibi oyunlarını, tiyatro yolcukları sevdiğim bir grup ve sevdiğim insanlar olduğundan “meselem olacak, temas edeceğim bir oyun çıkar ve re-write yapmam sizin için ilkesel problem değilse evet” demiştim. Sıfır bütçeyle ve kimisi Sevin Okyay, Nalan Özübek, Aslı Erdoğan, Gülsüm Ekinci, Fatmagül Berktay, Kamer Yıldız, Çetin Ok, Yazı Köz, Güler Kazmacı, Suzan Kardeş, Kawa Nemir gibi önceden tanıdığım, kimisi Merheba serüveninde tanıştığım Erdem Kaynarca, Nagihan Gürkan, Burcu Eken, Martha Montecevhi, Can Bora, Adar Bozbay, Ahmet Aslan, Şirin Pancaroğlu, Hilal Polat, Felat Erkozan, Sadin Yeşiltaş, Alan Ciwan, İrfan Güler, Pepa Baamonde, Gonca Gümüşayak, Emrah Hamşioğlu, Vakvak Kardeş, Cihan Güngör gibi kırktan fazla insanın temasıyla ortaya çıktı Merheba. Sande’nin hikayeleri ana dil hakkı üzerineydi. TC’de Kürtçe, Ermenice, Rumca, İbranice, Zazaca, Çerkez dilleri vbnin kamusal alanda yasaklı olması gibi, İspanya’da da Franco diktatörlüğünün sonuna kadar Baskça, Katalanca, Galisyanca yasaklıymış. Beni egemen dilin tahakkümü kadar, tüm dillerin eril ve militarist inşaı, her dilin kendini merkeze aldığında faşistleşmesi de ilgilendiriyordu. Re-write’da bunu öne aldık. Bir de anlattığı kadar, nasıl anlattığı da önemli benim için tiyatronun. Bir kere Bonapartist, Stalinist ya da Jakobenist bir tavırla, Aydınlanmanın modernist hastalığıyla öğreten olmamalı tiyatro benim için. Simülasyon sürecinde bir temas, dertleşme, her seyreden insanın kendi meşrebi ve biyografisiyle yegane alakalar kurabileceği olmalı. Tiyatro serüvenimin son döneminde lineardan, klasik piyesten ve onun sahnelenme alışkanlığından gittikçe daha ihtimamla kaçıyorum, Roland Barthes’ın yazının dikeyliği dediği gibi bir tiyatro dili, kurgusu peşindeyim. Deleuze ve Guattari’nin “minor edebiyat” dediğinin bir tarz tiyatro hısımı. Burada kastedilen minor bir dilde edebiyat değil, korkunç yabancılaşma içinde, ona karşı kendini “öteki” olarak inşa eden bir edebiyat, tiyatro. Post-modern ertesinin tiyatrosu. Metin ya da oyuncunun başat unsur olmadığı, genelde destek unsuru kabul ettirilmiş unsurların bazen tek başına sahneyi sırlandığı bir tiyatro karanlıkta, bir ışıkta ya da br enstalasyonda oyuncu ya da söz olmadan sadece müziğin tek başına sahnede kalabildiği mesela. Ocak başından beri sahneleniyor, son gösteri 28 Mayıs’ta Şermola Peformans’ta. Seneye devam eder mi? İspanya, Finlandiya, Danimarka, İsveç gibi bazı ülkelerden ön çağrılar geldi ama gidebilir mi? Başka şehirlere turne yapar mı? Bunları bilmiyorum. Bir de şunu ekleyeyim, Merheba’dan kısa süre önce çok sevdiğim arkadaşlarımdan Kenan Işık bir kaza geçirip bizim algı düzlemimizden çıkmıştı. Ben, Merheba’ya başlarken, “bu oyun meşrebimce Kenan’a bir dua olsun” demiştim, bu duygum oyun boyunca devam etti, bitimine kadar da devam edecek.

Merhaba adlı oyundan sonra sahnelemeyi düşündüğünüz, sahneleyeceğiniz oyun var mı?

Şu an Esra Alkan’ın yürütücü yapımcılığında iki ayrı ekiple iki proje üzerinde çalışıyoruz. Şimdilik ismi “aslında…? / Kadın Kırımı” olanı Aslı Erdoğan, Hande Çayır, Melisa Vittek, Burcu Eken, Gülsüm Ekinci ve Martha Montecevhi ile, şimdilik ismi “Mutfak Diyalogları” ya da “Mutfak Sohbetleri” olanı ise Derem Çıray, Nevin Cangür ve Sevin Okyay’la çalışıyoruz. İlki Aslı Erdoğan edebiyatıyla içiçe, liearı iyice kıracak, farklı görsel unsurlar, tiyatro dilleri, kakofonik koralar deneneceği, Aslı Erdoğan’ın da performansçı ve oyunun bir bölümünde yazar kimliğiyle interaktif yer alacağı, alternatif bir sahnede ayda bir oynanacak bir oyun. Ayrıca Aslı’nın kitaplarının basıldığı 23 ülkeye de oradaki yayın evleri aracılığıyla gidilebilir belki. İkincisi Zorlu gibi büyük konvensiyonal bir sahne için uyarlanan, Serra Yılmaz üzerine kurduğumuz, her performasta sahnede yemek pişirilecek bir oyun. Daha pek çok özelliği olacak ama şimdiden söylemeyeyim, olur olur a birileri daha önce bir oyunda kullanır, sürprizi kaçar vaz geçmek zorunda kalırız. Ve tabii neticede nasip, yarın ölmeyeceğimin bir garantisi yok.

Mehmet Atak‘a teşekkür ederiz.
Türkiye LGBTİ Birliği
http://lgbti.org