Yönetmen, oyuncu ve senarist Müfit Can Saçıntı ile gerçekleştirdiğimiz renkli röportaj…

Çocukluğunuzda epey yer gezmişsiniz. Yaptığınız işlerin çok çeşitli olmasının bununla bir bağı var mı? Senaryo, tiyatro oyunları, yönetmenlik, oyunculuk… En çok keyif aldığınız hangisi oldu?

Gezdiğimiz yerlerin, karakterime, davranışlarıma duygusal yönelimlerime büyük etkisi olduğundan ben de şüphe ediyorum… Kesin yanıt verebilmem için uzman olmam lazım veya sıkı pskaniz seanslarına katılmam lazım… Ancak ben yaptığım işlerin çok farklı olduğunu düşünmüyorum: hepsi aynı bütünün parçaları… Yaptığım işler parmak izi gibi hem çok farklı hem çok birbirine benzer…. Senaryo yazmak tatmin edici ama çok yıpratıcı… Oyunculuk yaparken, bir çocuğun evcilik oynaması kadar haz alarak yapıyorum… En keyif aldığım ve sürdürmeyi düşündüğüm ise yönetmenlik…

Mandıra Filozofu karakterini Çocuklar Duymasın’a ekleme fikri nereden çıktı? Bu kadar tutacağını, üzerine film yapabileceğinizi düşünmüş müydünüz diziye başlarken?

-Birol Güven dizideki egeli anneye entellektüel bir çocuk düşünmüştü…. Hatta ilk olarak bu çocuk sinemacı olsun diyerek Yüksel Aksu’ya teklif götürmüştü… Yüksel Aksu yoğunluktan kabul etmeyince farklı arayışlara gidildi. Ben o zaman Çocuklar Duymasın’ı dönüşümlü yazan 3 yazardan biriydim. Uzun oyuncu arayışlarından sonra Nasıl olduysa Birol Güven benim oynamamı istedi. Ben oynayınca da nedense çocuğun sinemacı değil felsefeci olmasına karar verildi… Fikir ve isim babası Birol Güvendir. Ancak karakterin yaratılmasında ve gelişmesinde o dönem Çocuklar Duymasın’ı yazan 3 kişinin büyük payı var… Biri rahmetli arkadaşımız Metin Açıkgöz, Caner Güler ve bendeniz… Hatta doğayla ilgili örnekler ve modern hayat eleştirisiyle ilgili yanları, rahmetli Metin Açıkgöz arkadaşımızın daha önce başka bir dizi için yazdığı “Naturel Metin” karakterinden büyük esinlenmeler taşıyor… O zaman o dizi tutmamış, o karakter arada kaynamış, Birol Güven ondan faydalanmamızı istedi… Aslına bakarsanız ben bu karakterin tutacağını pek düşünmemiştim…. Karakteri sevdim, iki bölüm oynarım benim için de hoş bir anı olur diye düşünmüştüm… Ancak ilk bölümden itibaren seyircinin büyük ilgisini hemen hissettik… Karakterin devam etmesine karar verilince, her bölümde bir şeye karşı olması fikri de bendenizden çıktı… Sonra dizi bitti ama o dönem için karakter bitmemişti 😊 O Zaman da Birol Güven bu karakter dizi raflarında kalmasın sinemaya aktaralım diye düşündü… Aslında sinema filminin de çok tutacığına dair şüphelerimiz vardı. Maliyetini çıkarsa yeter diye düşünüyorduk… Ancak seyircinin ilgisi ve desteği beklentimizin çok çok üstünde oldu…

Seksenler, her gün farklı dizinin çöpe atıldığı sektörde beş sezon boyunca sürmeyi başardı. Farkı neydi? Akabinde başlayan Doksanlar neden o başarıyı yakalayamadı sizce?

-Pek çok şey söylenebilir ama neler öncelikle söylenebilir bilemiyorum… Doğallık, samimyet etkili olmuştur ama en çok da insanların geçmişe, geçmiş değerlere, birlik beraberlik, komşuluk, dayanışma gibi değerlere özlemi çok etkili olabilir… 90lar artık Türkiye’nin insani değerlerden çok kapitalist değerlere teslim olduğu zamanlardı. Belki de kişisel özlemlerin dışında insanlar topluca 90lar’a özlem duymuyor olabilir… Veya ben şu an zorlama bir yanıt da veriyor olabilirim Açıkçası 90ların neden tutmadğına çok da kafa yormadım 😊 Bir 90lar dizisi veya filmi çekecek olursam kafa yorarım 😊

Şampiyonların Kahvaltısı için “Yarısında çıktığım ilk film” diyorsunuz. Yarısında çıktığınız diğer filmler neler?

-O olaydan sonra, yarıda çıkacağım filmlere hiç girmemeye çalıştım : Ancak filmden çıkmadan uyuklaya kaldığım filmler oldu… Mesela bir James Bond filminde bile uyumayı başarmış bir insanım. Hangi James Bond filmi derseniz, bilmiyorum çünkü o kadar uyumuşum 😊 Ama altınlı maltınlı bir ismi vardı galiba…

Sinema konusunda oldukça geniş bir skalanız var. Günümüzde yerli ve yabancı en beğendiğiniz birkaç yönetmeni sorsam….

-Baştan söyleyeyim unuttum isimler kusuruma bakmasın ama ilk aklıma gelenleri söyleyeyim… Günümüzde dediğiniz için eski ustalarımızı es geçiyorum… Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Tolga Karaçelik, Ümit Ünal… Barış Pirhasan… Başka kim var, başka kim var…Şu an aklıma gelmedi birden… Ama henüz izlemediğim ilerde sevebileceğim gençler de olabilir…Yabancı yönetmenlerden unuttuklarım varsa kusura bakabilirler. Ne de olsa yabancılar, tanımıyorum 😊 Yine geçmiş ustaları saygıyla es geçiyorum… İlk aklıma gelen sevdiğim yaşayan yabancı yönetmerler şöyle… Roy Andersson, Ken Loach, Micheal Haneke, Dardanne Kardeşler, Coen Kardeşler, Lars Von Trier… Bazı filmleriyle Wes Anderson… Belki unuttuklarım vardır…

Şiddetin geçerli bir yol olarak görüldüğü, televizyonda ve sinemada bu görüşe hizmet eden onlarca işin olduğu zamanlarda sürekli yaşamın güzel olduğunu söyleyen işler yapıyorsunuz. “Çok romantiksin” reaksiyonu geliyor mu hiç?

-Evet, nerden bildiniz 😊 “Çok romantiksin” tepkisi aldığım çok oldu…ama ben öyle olduğumu düşünmüyorum… Ama farklılı insanlardan aynı tepkiyi aldığıma göre bir haklılık payı var demek ki… Aksine ben gerçekçi bir insan olduğumu düşünüyorum…Ancak duygusal yanımın olduğu da bir gerçek…Peki ortayı bulsak “Romantik gerçekçi” diye bir tanım bulsak, ne dersiniz? Oksimoron veya pardoks der güler geçer misiniz 😊 Dur bakalım ne olacak… Evet ben romantik gerçekçiyim…

Hem sinemaya hem televizyona iş yapan biri olarak günümüz hükümetinin bunlara bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Setlerdeki çalışma şartları, sinema salonlarına, televizyonda biplenen sahnelere bile getirilmeye çalışılan bir sansür, bir türlü destek alamayan ödüllü yönetmenler… Bir şeyler değişmeli mi?

Buna benzer sorular da çok geliyor… Önce baskı ve sansür konusuna gireyim… Güzel cumhuriyetimiz bir türlü tam ve gerçek demokrasiyle taçlanamadı gitti…. Eskiden sansür yasal bir kurumdu, şimdi tahmin edilir nedenlerle otosansür var… Baskı ve sansür malesef ülkemiz için yeni bişey değil… Baskı sansür eskiden de vardı ama buna karşın Levent Kırca gibi cesur ustalarımız üstadlarımız vardı… Veya ağlaşmayı yakınmayı bırakıp, Onbinler A.Ş, Bilar A.Ş gibi alternatif modeller üreten ve hayata geçiren Aziz Nesin gibi isimler vardı… Açıkçası bu konuda özeleştirimi vereyim: ben eski ustalarımız kadar cesur biri değilim…. Aslında kapitalist koşulların, dayatmaları, yapım tekelleri, dağıtım kartelleri değişmedikçe, hükümet değişse de sanat ve sanatçının önündeki engeller pek değişmeyecek… Biplenme diye özetlediğiniz duruma gelirsek… Buna neden olan Rtük’ün içinde muhalefet de var biliyorsunuz… Her parti milletvekili oranında Rtük’e üye veriyor… Dolayısıyla her zaman hükümet partisi Rtük’te etkin oluyor… Hadi hükümeti anlıyoruz da bu oyunun içinde muhalefet neden var onu anlamıyorum… Ben seyirciyi uyaran, derecelendirme yapan bir kurumun varlığına karşı değilim… Ancak bunun partili insanlardan değil, uzman kişilerden oluşması gerektiğini düşünüyorum…Ayrıca ceza kesen değil, seyirciyi uyaran ve seçimi seyirciye bırakan bir kurumdan yanayım… Destek alamayan sinemacılar konusuna gelirsek… Bugünkü haliyle devlet desteğinin sanatçıyı kontrol altına almanın ve otosansür üretmenin bir yolu olarak görünüyorum… Devlet desetği olmalı ama sadaka gibi değil sanatçının anasının ak sütü gibi helal bir hak olarak verilmeli…Destek kişilerin iki dudağının arasına göre değil objektif kirterlere göre olmalı…Tıpkı Almanya’nın bazı eyaletlerinde olduğu gibi… Hemen iki küçük örnek vereyim… Sinemacının kriterlerine göre puan veriyorlar, o puana göre de destek veriyorlar…mış… Söz gelime, her sinema okulu mezununa 50 puan, sinemacı önceki filmleriyle bir festivale katılmışsa 100 puan gibi… Bu tür objektif krterlere göre puan veriyorlar o puana göre devlet desteği veriyorlar..mış… Biz de neden olmasın?…

“Bu ülkede en zor şey kendin olabilmek” demişsiniz, ne güzel bir söz bu. Peki insan ne yapmalı kendin olmak için? Bu sadece kendi elinizde olan bir şey mi?

-LGBTİ bireyler örneğin, kendileri olduğu için şiddet görüyorlar. Aslında tüm dünyada kendin olmak zor… Neden kendimiz olamıyoruz? Çünkü başkalarına ihtiyacımız var… Başkalarına ihtiyacımız olduğu sürece kendimizden ödün vermek zorunda kalıyoruz… Bu ihtiyaçlar maddi ihtiyaçlar kadar, duygusal ihtiyaçlar, sosyal ihtiyaçlar da olabiliyor…. Bazen annemiz bizi takdir etsin, üzülmesin diye kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz.. Bazen sevgilimiz bizi sevsin, bırakmasın diye kendimiz olmaktan vazgeçiyoruz… O halde kendin olabilmenin yolu, bizi olduğumuz gibi kabul eden, olduğumuz gibi bizi seven insanlarla beraber olmaktan geçiyor …. Bunun dışında maddi ihtiyaçlarımız var: kapitalizmin verdiği işe, verdiği ekmeğe ihtiyacımız olduğu sürece kendimiz olmaktan vazgeçip kapitalist toplumun istediği kişiler olmaya başlıyoruz…. Veya mücadele edip başka bir dünya kuracağız… Bu ülkede ve dünyada insan olmak zor, kadın olmak zor, erkek olmak da zor ise heralde en zoru LGBTİ Birey olmaktır… LGBTİ Birey de kendini olduğu gibi kabul eden, olduğu gibi seven insanlarla buluşunca, bir araya gelince, dayanışmaya girince kendisi olmaya başlıyor… Bunun dışında kapitalist sistemin dini imanı ahlakı yoktur… Sen onun işine yaradığın sürece sana göz yumar… Mesela moda dünyasında, tekstil sektöründe LGBTİ bireyler kapitalizmin işine yaradığı sürece LGBTİ Bireye problem yaratmaz aksine alkışlar…. Veya Zeki Müren örneğinde olduğu gibi, sen kapitalist toplumun bireylerinin eğlence veya sanat ihtiyacını karşılıyorsan seni alkışlar… O halde LGBTİ birey olmanın zorlukları temelde sınıfsal zorluklardır… Kadınların yaşadığı sorunlar da zorluklar da temelinde sınıfsaldır bence… Şöyle bir örnek vereyim: Bu ülkede kadınlar eziliyor, şiddet görüyor… Fakat Güler Sabancı gibi bir patronu hangi erkek ezebilir, hangi erkek şiddet uygulayabilir… Demek ki, sorunların hepsi değilse bile temeli kapitalist sistemle bağlantılı….

Ana akımda medyada ya da TRT’de iş yapan kişilerin gündeme sesini çıkarabildiğini, hükümete muhalif yayınlardan taraf olduğunu pek görmüyoruz. Oysa siz rahatça Birgün’e destek olabiliyorsunuz, bunu yaparken de muhalif olarak yaftalanmıyorsunuz. Bunu nasıl başarabiliyorsunuz?

Ben de insanları yaftalamadan, kutsallarına dokunmadan kendi doğru bildiklerimi dile getirmeye çalışıyorum… İyi saydığım bir şeyi anlatırken, başka şeylerle kıyaslayıp kötülememeye çalışıyorum…. Kimsenin itiraz edemeyeceği gerçekleri doğruları dile getirmeye çalışıyorum… BirGün’e destek verirken basın özgürlüğü kapsamında destek veriyorum… Birgün’e itiraz edenler olabilir… Hatta ben de bazı yanlarını eksik bulabilirim eleştirebilirim, itiraz edebilirim… Ancak Basın Özgürlüğü’ne kim itiraz edebilir… Ben kimseyi ötekileştirmeden, kamplaştırmadan, ötekileştirmeden, bütün insanlar ve bütün insanlık için doğru ve gerekli olduğunu düşündüğüm şeyleri savunmaya çalışıyorum….

Son olarak filminizin Rusça dublajlı korsan halini gördüğünüzde ilk dediğiniz şey ne oldu :)

-Hass ебать с ( Hass Yebat’s) dedim 😊 Dublaj anlayışları bizimkinden biraz farklı… Orjinal sesin üstüne, dış ses gibi dublaj yapıyorlar… Bizdeki belgesel seslendirmeleri gibi… Bir nevi simultane çeviri gibi… İlk gördüğümde sayfadaki başka bir Rusça reklamın filan sesi geliyor sandım.. Anlamaya çalıştım… Filme dublaj yaptıklarını anlayınca “Yok artık” anlamına gelen argo kelimeler çıkmış olabilir ağzımdan hatırlamıyorum 😊

Teşekkürler

Röportaj: @kumpirbey