Zordur… Sürekli didişir durursunuz bedeninizle. Doğanın hatasını düzeltmek size düşmüştür. Sürekli bu hatayla mücadele etmek, bir yandan da birlikte yaşamaya alışmak zorundasınızdır. Bedeninizi yeniden “tasarlamak”; yepyeni bir beden yaratmak zorundasınızdır. Bir anlamda tanrıyla yarışmak yani…

Sesiniz, tüyleriniz, elleriniz, ayaklarınız, cildiniz, göğüsleriniz, kalçalarınız, cinsel organınız; hepsi beyninizde “arıza” olarak kodlanmıştır. Onarılmalıdır. Bunun için içinizde “tasarladığınız” kadına giysiler giydirmek, makyaj yapmak hiç bir zaman yeterli gelmeyecektir size; çok daha derinlere inip, kimyasını değiştirmeniz gerekir bedeninizin. Bu, yaşamınızın bundan sonraki bölümünü psikiyatristlerle, endokrinologlarla, bir sürü tahlillerle ve bir takım ilaçlarla geçireceksiniz demektir. Gün gün bedeninizdeki değişimi izlersiniz artık. Yeni bağımlılığınıza da merhaba dersiniz; aynalar…

Ölmek isteyeceğiniz zamanlar çoktur. Ne yapsanız, ne etseniz hiçbir zaman tam da içinizdeki kadın olamayacağınızı düşündüğünüz zamanlar ölmek istersiniz. Gerçekleşmesi için çalıştığınız düş yaşamla tek bağınızdır. Bu giderek sizi “sürekli” bir düş içinde yaşamaya zorlayacaktır. Uyandığınız anlarda ölmek isteyeceğiniz bir düş…

Ailenizden, dostlarınızdan ister istemez uzaklaşırsınız.
Oluşmakta olan “yeni” bedeninizi bir yandan gizlemeye çalışırken, bir yandan da görmesini istersiniz herkesin. İkili bir yaşam sürdürmeye başlarsınız artık; meşru olan ve olmayan… Dişiliğinizi dışa vurmamaya ne kadar çalışsanız da bunun elinizde olmadığını, yani bir “tercih” değil, bir “zorunluluk” olduğunu anladığınızda en sancılı süreç başlar; açılma… Açıldıkça daha da yalnızlaşırsınız…

Bu “yalnızlaşma”nın bir diğer boyutuyla da, tanrıyla yarışıyor olmanızın diğer insanlarda uyandırdığı rahatsızlık, öfke, öteleme, yok sayma, yok etme duygularıyla karşılaştığınızda tanışırsınız. Sokakta meraklı, alaycı, aç, öfkeli gözlerden kaçırmaya çalışmak boşunadır gözlerinizi. Annesine “anne bu kadın mı, erkek mi?” diye soran çocuğun sesi ister istemez uğuldar beyninizde. Çarşıda, pazarda satıcının “buyur abla!” derken gözlerindeki alaycı ifadeyi nereye koyacağınızı bilemezsiniz. Sürekli tetikte olmanız gerekir kalabalıkların içinde. Kişilerin bir başınayken kuzu, grup halindeyken kurt olduklarını öğrenmişsinizdir artık; sık sık yolunuzu değiştirirsiniz.

Gittikçe daha alıngan, kırılgan olmaya başlarsınız. Sevgilinizle yollarda hiçbir zaman el ele, sarmaş dolaş yürüyemeyeceğinizi bilmek, dostlarınızın artık sizinle birlikte görünmekten kaçındığını görmek acıdır. Kocaman mutsuzluklar ve küçücük mutluluklarınızla yaşamın kıyısında yürürken, sizi kıyıdan daha içerilere çekecek dost eller ararsınız sürekli. Sizi “meşru” olarak gören ve sizi “böyle” sevecek dostlar… Bunun için her türlü iletişim yolunu açık tutmak zorundasınızdır; başka şansınız yoktur.

Burada duralım artık. Şimdi arkanıza yaslanın ve düşünün; artık sokakta gördüğünüz bir transeksüele daha önce baktığınız gibi bakabilecek misiniz?

Serap – Gacı  28 – 11 -2003