Kadınlar yaşamın her alanında heteroseksist erkek egemen kapitalist devletin saldırılarıyla karşılaşmaktadır. Sistemde çok yoğun olarak cinsiyetçilik ve cins ayrımcılığına karşı mücadele her zaman önümüzde duran güçlü bir görevlerden biri olmak zorundadır.

Aslında mücadeleyi anlatırken “devletin zorun örgütlenmesi” olduğunu devletin analizini yaptığımızda her durumu, hareketi bununla ilişkilendirdiğimizde mücadelenin önündeki sorunları yürürken görmek, tartışmak, tartışırken ikna etmek ileri taşımak gerekir.

Neden mücadelenin perspektifi konusunda bir yazıya ihtiyaç duydum öncelikle bunu anlatmak istiyorum. Devlet solu ve işçi hareketini 28 Şubat darbesiyle kendi arasında (laik, anti-laik, KHK’yle Türk – Kürt işçi diyerek) bölmeye çalışmaktadır. 7 Ekim Pazar günü Ankara DSİP büromuzda cinsiyetçilik toplantısı yapıldı. Ben bir eşcinsel olarak, erkeklerin kadınların ezilmesinden çıkarı olmadığını, gerçek marksistlerin Lenin’in, Troçki’nin, Gramşi’nin anlattığı gibi tarihte de bugün de sınıfsal mücadeleyle bu sorunun aşılmasının mümkün olduğunu anlattım. 8 Ekim Pazar günü 2000 Kadın Yürüyüşü’ne katıldığımda önceki gün anlattığım sorunlarla pratikte karşılaşmak sosyalistler açısından üzücü bir deneyim oldu. Benim eşcinsel olarak yürüyüş boyunca bir çok kadının tepkisiyle karşılaşmam, ezilenlerin kendi içindeki ilişkileri ve bölünmüşlüklerini gördüm.

Sokakta, boyalı ve görsel basında, ve stalinist yapılarda eşcinsellere yönelik politikaya karşı kadınların ve eşcinsellerin birlikte mücadele etmesinin toplumdaki cinsiyetçiliği aşma yolunda önemli bir etkisi vardır.

Cinsiyetçiliğe, cins ayrımcılığına karşı olan bu bilinci işçi sınıfı mücadelesine bağlayarak, faşizme, savaşa, ırkçılığa, cinsiyetçiliğe, açlığa, yoksulluğa, kadın sömürüsüne, küresel sermaye saldırılarına, devletin böl-yönet politikalarına karşı bugünden birleşik işçi mücadelesini örmek zorunluluktur. Önümüzde duran mücadeleyi iyi görmek ve ciddiyettini kavramak gerekir.

Mehmet Kaplan