İnsanların genetik özelliklerinden kaynaklanan ve biyolojik işlevleri – anatomik yapılarınca belirlenen cinsiyetlerine karşın gender, kişinin cinsiyeti ile ilgili kendi öznel algısı ve deneyimi olarak tanımlanmaktadır. Gender’ın biyolojik cinsiyetin toplumun yapı ve işleyişindeki sosyal roller için yeniden biçimlendirilmesi olduğu söylenebilir.

Her kültür kadın ve erkeğe üretildiği toplumsal pratiğin temel yapılarınca belirlenen roller vermektedir. Kültür içine doğan insan yavrusu da bu rolleri alarak /eğitilerek/ içselleştirerek büyümekte ve biyolojiden bağımsız olarak kadın ya da erkek olmaktadır. Bu bağlamda gender’ın, biyolojik cinsiyetle belirlenen dişilik ya da erkeklik yapılarının, toplum içinde hem bireyin kendi öznel algısı hem de toplumun ortak duyusu olarak yeniden anlamlandırılması ile ortaya çıktığı söylenebilir.

Gender hem bireyin kendisini kadın ya da erkek olarak nasıl hissettiği ile hem de toplumun kadın ya da erkeğe nasıl baktığı ile ilgilidir. Gender kültürler arasında farklılıklar gösterir. Genel olarak “kadınlık” (femininity) ve “erkeklik” (masculinity) olarak tanımlanan bu özellikler her kültürde aynı özellikleri taşımazlar. Örneğin bir kültürde sevecenlik kadınlıkla ilgili bulunurken başka bir kültürde erkeklikle ilgili bir özellik olarak kabul edilebilir. Gender’la ilgili en önemli yanılsama gender’ı belirleyenin biyolojik yapı olduğu düşüncesidir. Gender kadın ya da erkeğin kültür içinde bulundukları konum ve oynadıkları rol ile ilgilidir. Gender kadın ya da erkeğin kültür içinde üretim ilişkilerine katılma biçimleri ve rolleriyle belirlenir. Başka bir deyişle kadın ya da erkeğin toplumsal pratiğe katılma biçimlerini biyolojik yapılarının değil gender’ın belirlediğini söylemek gerekir.

Bu durumda gender’ı belirleyen etmenlerin değişimine bağlı olarak gender’ın da değişeceğini söylemek mümkündür. Gerçekten de gender’la ilgili düşünceler ve tek tek bireylerin kadınlık ya da erkeklikle ilgili algılarının değişik kültürlerde ve aynı kültür içinde, değişik zamanlarda değişim gösterdiği bilinmektedir.

Gender ve İdeoloji

İdeolojiyi bir insanın ya da toplumsal bir grubun zihninde egemen olan fikirler ve tasarımlar sistemi olarak tanımladığımızda ve ideolojiyi bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla aralarındaki ilişki olarak gördüğümüzde, gender’ın ideoloji ile belirlenen ve bireyin toplumsal pratik içinde üstleneceği kadın / erkek rolünün ne olduğunu ve nasıl olması gerektiğini tanımlayan bir kavram olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Kadın ya da erkeğin farklı üretim ilişkileri ve farklı kültürlerde edindikleri gender kimliğinin farklı olduğu ve üretim ilişkileri değiştikçe kadın ve erkek rollerinin de değiştiği / değiştirildiği bilinen bir gerçektir.

Bu anlamda kadın ve erkek rolleri de varolan üretim ilişkilerince belirlenmekte ve kabul ettirilmektedir. Örneğin 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’li askerler evlerine döndüklerinde savaş sırasında onlardan oluşan boşluğu doldurmak üzere çalışma yaşamına sokulan kadınları yeniden eve döndürebilmek için bilinçli bir Amerikan aile tipi dayatması yapılmış ve kadın gender’ının ev kadını, çocuklarının koruyucusu ve bakıcısı ve evin hakimi gibi özellikleri olduğu, tersine erkeklerin ev işi ve çocuk bakımında yeteneksiz olduğu propagandası yapılmıştır. O dönem ABD’sinde orta sınıf kadınının yaşamı;romantik sevgi, kucakla çocuk bezi, okul aile birliği toplantıları, aile kavgaları, sonu gelmez zayıflama rejimleri, kadınların sıkıntılarını gidermek için yapılmış TV eğlenceleri, reklamlar ve ruhsal tedavilerden ibarettir. Tıpkı şimdi bizdeki gibi. Bununla birlikte ideolojinin üretim ilişkilerindeki değişime paralel olarak hemen değiştiği ya da ideolojinin üretim ilişkilei üzerine hiç etkisinin bulunmadığını söylemek olası değildir.

Aynı örnekten yola çıkarsak ABD’de kadınları yeniden eve gönderme çabasının çok da başarı kazanmadığı ortadadır. Bir kere çalışma yaşamına katılan kadınlar bir daha eve geri dönmemişlerdir. Bu durum süreçte 70’li yılların kadın özgürlüğü hareketini hazırlayan etmenler içinde yer almıştır. Burada dikkat edilmesi gereken ikinci nokta; bir üst yapı kavramı olan gender’ın, üretim ilişkilerinin dayatmasına hemen ve tepkisizce yanıt verdiği düşüncesinin de yanlış olduğudur. Çoğu zaman üretim ilişkilerindeki değişim gender’a dolaysızca yansımaz. Hatta bir direncin ortaya çıkacağını söylemek bile mümkündür. Çünkü gender doğumla başlayan öğretilme sürecinde öylesine içselleştirilir ki, çoğu zaman bireyler gender’la ilgili bir değişimi kadınlıklarının ya da erkekliklerinin kaybolması ya da zarar görmesi tehdidi olarak algılarlar. Bu durum karşılıklı ilişkide de geçerlidir. Gender’la belirlenen normlara uygun davranmayan bir kadın hem erkeklerin gözünde hem de diğer kadınların gözünde “kadınlık” yönünden eksik, hatalı hatta bozuk gibi görülebilir. Topluluk içinde rahatça gülen bir erkeğe “karı gibi gülme!” denir ya da girişken, dışa dönük, kavgacı bir kadına “erkek fatma” olarak yaklaşılır. Eşcinselliğe yönelik yoğun dışlayıcı, damgalayıcı tutumlar da onun gender’a yönelik bir tehdit olarak algılanmasından kaynaklanır.

Selçuk Candansayar
Birgün Gazetesi / Bilim sayfası / 11 Ekim 2004

gacistanbul.org – 02 Mayıs 2007