Marksizm, Marx’ın 11. teziyle esas olarak temellenmiş görevini ve işlevini işaret etmiştir ; Felsefeciler şu ana kadar dünyayı yorumladılar, bundan sonra onu değiştirmenin zamanıdır. Bilimsel Sosyalizm dediğimiz Marksizm, böylece pratiğe dönük bir felsefe olarak ideolojik bir konuma geldi. Her ideolojide olduğu gibi Marksizm’de de uygulanırlık anlamında yöntem ve amaçlar bağlamında çeşitli araçlar ve basamaklar vardır. Marksizmde en üst basamak, sınıfsız toplumdur, dünyanın daha iyiye doğru dönüştürülebilmesidir. Bu da, yani içinde yaşadığımız dünyadan daha iyi bir dünya da, toplumsal ve ekonomik koşullarla beraber bilinçli insanların bilinçli gayretleriyle gerçekleşecek olan bir durumdur.

Kısaca ve son analizde, herkesin yeteneğine göre çalışıp, gereksinimi kadar yiyecek, giyecek ve diğer mal ve hizmetlerden yararlandığı, eşitliğin temel olduğu sosyal ve ekonomik sistem olarak tanımlayabileceğimiz sosyalizmin, Marx’ın içinde yaşadığı çağın koşullarından uygulanırlık açısından farklılıklar gösterdiğini ve bu bağlamda 18.-19. yüzyıl teorileriyle, pratikleriyle ve detaylarıyla, günümüzü yorumlamanın ve özellikle de Doğu Avrupa ve Sovyet Rusya sosyalizminin de dağılmasıyla ortaya çıkan anti-demokratik yapının, Stalin diktatörlüğü sonrası Sovyet Komünist Partisi içinde dönen onlarca pis oyunun, işkencenin ve katliamın gerçekleştiği bilincinde olmamız, 3. dünya sosyalizminin anti-demokratik yapısı ve sosyalizmin işaret ettiği eşitlik ve özgürlük gibi insani değerlerin bu toplumlarda var olmayışını görmemiz, günümüz açısından, tüm bu başarısızlıklar ve olumsuz pratiklerin etkisiyle, sosyalizmi savunmak ve daha da önemlisi anlamak zorlaşıyor.
Sosyalizme inanan ve sosyalizm için mücadele veren bir insan olarak öncelikle bunu kabul etmekteyim. Ancak, yapacağımız değerlendirmelerin ve analizlerin sağlıklı olması için yaşananlara bütünlüklü olarak eleştirel bir gözle, mutlaklıklar ve kutsallıklar perspektifinden sıyrılarak bakmasını bilmemiz gerekiyor.

Marx’tan bu yana dünya çok önemli değişimler yaşadı. Ancak, biz sosyalistler açısından en üst basamak olarak tarif ettiğim hedef değişmedi, ancak oraya varmak için söylenmiş yöntemlerin öğeleri aynı değil.

Dönüştürmek istediğimiz dünyayı nasıl ve hangi yöntemlerle dönüştürmeliyiz? Bu soruya, sosyalistler kendi arasında farklı cevaplar vermektedir. Daha önceki yazımda dediğim gibi “sol franksiyonlar” da bu noktada ortaya çıkmıştır. Maoistlerin yöntemi ve devrimi algılayış şekli ile Troçkistlerin yöntemi ve devrimi algılayış şekli farklı olmuştur. Bunun dışında Ortodoks Marksizm Leninizm ve Stalinizm gibi temel fraksiyonlar oluşmuştur. Böylece her ülkede irili ufaklı onlarca komünist olduğunu iddia eden partiler var ola gelmiştir. Türkiye’de 70’li yıllardan bu yana 100’e yakın komünist olduğunu söyleyen parti var ola gelmiştir. Bu fikirsel, teorik ve pratik çeşitlilik olumsuz olarak algılanmamalıdır. Kafaların çokluğu tersine olumlu gelişmedir. Düşüncenin ve bilimin ilerlemesi de farklı fikirlerin çatışmaları sonucu sağlanır. Ancak önemli olan, yeri ve zamanı geldiğinde solun eylem birliği içerisine girebilme yetisine sahip olabilmesidir. İşte olumsuz olan nokta da budur.

Sosyalizmin Dünya pratiklerine genel bakış

Sosyal bilimciler için, “sınıflandırma, kategorize etme” konunun özgüllüklerini yitirebileceği tehlikesi içerdiğinden bazı riskler taşır. Ancak, bunun bilinciyle özgüllükleri reddetmeden kimi genellemelerde bulunmamız konunun kavranması açısından faydalı olacaktır.

20. yüzyıl bir sosyalist devrimler yüzyılı oldu. Ancak bu devrimlerin büyük bir kısmı yenilgiyle sonuçlandı, kalanları ise kapitalizme entegrasyonu ve anti-demokratikliği ile anılıyor.
1917’de Rusya’da, 1949’da Çin’de ve bununla bağlantılı olarak Kuzey Kore’de silahlı örgütlenme ile oluşmuş mücadelenin etkisi ile sosyalist devrimler oluşurken, sivil toplumculuğun geliştiği ve Marx’ın ilk sosyalist devrimin gerçekleşeceği kıta olarak gördüğü Batı Avrupa’da herhangi bir sosyalist devrim gerçekleşmedi. Tersine iktidarlar, faşist diktatörlerin eline geçerek, tarihin hüzünlü sayfalarında yerlerini aldılar. İspanya’da Franco, Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, Portekiz’de Salazar ülkelerinde faşist diktatörlükler kurdular. Arnavutluk ve Yugoslavya’da komünistler, ülkelerini Sovyetlerden bağımsız olarak kızıllaştırdılar. Bu ülkelerin komünistleri ayrıca, faşizme ve işgallerine karşı en tutarlı mücadeleleri vermişlerdir.

20. yüzyılın ilk yarısının bitimiyle de yine silahlı mücadelelerle ve iç savaşların etkisiyle (daha öncekilerde dış savaşlar etken olmuştu) sosyalist devrimler oldu: Cezayir, Küba, Vietnam, Kamboçya, Angola, Mozambik, Etiyopya, Nikaragua, Paraguay, Tanzanya, Kosta Rika, Venezuella bu devrimlere örnek olarak gösterilebilir. Bunun dışında Endonezya, Güney Afrika ve Şili gibi ülkelerde çeşitli devrim girişimleri olmuştur. İran’da ’79’da büyük halk ayaklanması ile (silahlı mücadele verilmeye gerek kalmamıştır) Şah’ın iktidarı devrilmiştir. Ancak bu, diğer devrimlerden daha farklı karakteristik özellikler taşır. Sosyalist devrimlerin gerçekleştiği diğer ülkelerdeki genel özelliklerini şu şekilde belirtebiliriz:

a-) Bu ülkeler bireyini yetiştirememiş, sivil toplumculuğun olmadığı, anti-demokratik toplumsal yapıların olduğu ülkelerdir.
b-)Hepsi işgalci bir yabancı gücün yönetimi altında yaşamaktaydı. Nikaragua’da Somoza, Küba’da Batista, Etiyopya’da Selasiye “yerli” gibi görünse de, yerli halkla hiçbir ilgisi olmayan, güdümlü ajan diktatörlerdi. Bunu günümüzdeki ABD işgali altındaki Irak’a benzetebiliriz.
c-)Bu ülkelerde iktidar yapısı oligarşiktir. Devamlılığını katı militarist yapılarıyla sağlamaya çalışırlar.
d-)Bu ülkelerin hepsinde oligarşik çelişkiler uç noktadadır. Açlık ve safalet yaygındır.
e-) Bu ülkelerde var olan rejimlerin ınsanlıkdışılığı ve antidemokratikliği, halkın silahlı mücadele etmesini belirlemiştir. Mücadele eden halk kazanmış ancak, antidemokratik ve azgelişmiş kapitalizmden, antidemokratik sosyalizme geçiş şeklinde olmuştur. Eşitlik ise “yoksulluğun paylaştırılması” şeklinde gerçekleşmiştir.

İşçi Sınıfının ilk muzaffer devrimi ;
Sovyet Sosyalizminin Çöküşü

’90’lara girildiğinde dünya “Sovyet Sosyalizminin çöktüğü” haberiyle sarsıldı. Bunun ardından kapitalizmin ideologları “sosyalizm bitti, sol bitti, ideolojiler çöktü” diyerek ‘rakipsiz’ kalan kapitalizmin nihai zaferini ilan ettiler. Oysa, Sovyet Rusya’daki durum bilmek isteyenler ve bilmeye katlanabilen sosyalistler tarafından çok öncesinden biliniyor ve yazılıyordu. Rus Devriminin Önderi V. İlyiç Lenin, birçok kez Troçki’yle beraber “Alman Devrimi gerçekleşmezse, Sovyet Rusya’nın geleceği yoktur.” diyerek sosyalizmin tek ülkede gerçekleşemeyeceğini, tek ülkede sosyalizmin izole olacağını vurgulamıştı.1919’da Almanya’da işçi sınıfı içinde kök salmış popüler bir devrimci parti olmadığından, Almanya’daki devrimci kriz, sosyalist devrime kanalize edilemedi. Yani Alman Devrimi yenilgiye uğrarken, Rus Devriminin de geleceği belirlenmiş oluyordu bir bakıma. Lenin’in ölümünden sonra iktidarı ele geçiren Stalin, ülkesinin izole olmaması için birçok anti-demokratik ve insanlık dışı uygulamaya yöneldi. Sanayileşme hamleleri gerçekleştirmeye çalıştı, zorunlu çalışma kampları kurdu ve işçi-köylüler arasında büyük sefalet oluştu. Komünist Parti’deki yetkililerin durumu ise vahimdi. Stalin, çevresindeki kendisine muhalif olan her kim varsa “ajan” diyerek hapsediyor, öldürüyordu. Troçki de ülkeden sürgün edilerek Meksika’da bir KGB ajanı tarafından öldürüldü. Bunun dışında Krestinski, Radek, Buharin, Yogoda, Rikov, Zinoviev, Kamanev, Rakovski, Rikov gibi birçok komünist parti yetkilisi yine Stalin tarafından “devrime ihanet ettiği” gerekçesiyle öldürüldü.

Devrim, ihanete uğramıştı. Bu, ülkeyi akıl dışı uygulamalarla diktatörlüğe ve çöküşe sürükleyen Stalin tarafından gerçekleştiriliyordu. Böylece, daha 1920’lerde geleceğinin tehdit altında olduğu bizzat Lenin tarafından söylenen Sovyet Devrimi, izole oluyor, yenilgiye uğruyor anlamına geliyordu bu. İktidarı, sosyalizm şeklinde tanımlamak mümkün değildi. Troçki’nin de etkisiyle Tony Cliff, ’40’lı yılların sonlarında “bürokratik devlet kapitalizmi” tezini geliştirerek sosyalizmin çöktüğünü o zamanlarda belirtiyordu.

Kruşçev ve Brejnev’in ardından iktidara gelen Gorbaçov’un teslimiyetçi entegre politikaları ve uygulamalarıyla da bu fiili olarak kesinleşmişti.

Ve acı sonla Berlin Duvarı, iktidar tarafından temsil edildiği söylenen işçiler tarafından yıkılarak bürokratik devlet kapitalizminin çöküşüne tanıklık ettik.

Marx, sosyalizm öncesi toplumlardan tarih-öncesi diye bahseder, tarihin sosyalizmle başlayacağını söylerdi. Bu bağlamda, değişik biçimiyle, sosyalizmin bir tarzının, sosyalizmin tarih-öncesinin bittiğini söyleyebiliriz. Ancak, “sosyalizm bitti” denilemez, yeni başlayacaktır. “Sosyalizm ilk olarak, kapitalizmin gelişip olgunlaştığı ve burjuva demokrasisinin olduğu toplumlarda oluşacaktır” diyen Marx, Sovyetler ve diğer pratiklerde gördüklerimizle, bize bu sözünün doğruluğunu kanıtlıyor.

Sovyet sosyalizminin çöküşünü açıklamak istiyorsak, Sovyet Tarihini, Uluslararası devletler sistemini ve Marksizmi iyi bilmek gerekiyor. Bu alandaki bilgilerimiz eksik kaldığında İslamcıların yaptığı gibi Sovyetler’in çöküşünü dinsizlik ve materyalizme bağlama komikliğine, neo-liberalizmin sözcüleri gibi de ABD’nin başarısına veya bunun gibi onlarca bulanık ve çelişkili fikirlerle açıklama aymazlığına düşeriz. Bir de şu Ortodoks Stalinistlerin, Gorbaçov’un ABD tarafından yetiştirilmiş bir ajan olarak ülkesinin başına geçirildiği ve sistemi çökerttiği hikayesi var ki, bana diğer hikayalerin hepsinden daha komik geliyor.

21. Yüzyıla girerken;
Kapitalizm

21. yüzyıldaki solu irdelemeden önce, kapitalizmin karakteristik birkaç özelliğini vurgulamakta yarar var. Kapitalizm, kendisine yönelen eleştirileri, kitlesel başkaldırıları, kitlesel talepleri kendisine mal ederek direnmesini bilmiştir. Var olan ‘kimi’ sorunların çözümünü, temel yapısını yok etmeden, o sorunların çözümünü kendisine eklemleyerek, kendisini var etmesini bilmiştir ve bu bağlamda sun’i bir istikrar sağlamıştır. 1968’lerde ortaya çıkan Yeşiller Hareketi’nin birçok talebini ciddiye almış ve kabul etmiştir. İşçilerin, sosyal güvenlik, sendika gibi temel taleplerini çoğu yerde arızalı olsa da pratiğe dönüştürmüştür.

Küreselleşmeyle, ulus-devlet egemenliğinin yerini, birkaç çok uluslu şirketin egemenliği almıştır. Kapitalizm küreselleşmiş, ‘devlet’ meşruiyetinden bahsetmek zorlaşmıştır. Oysa kapitalist dünya sistemi, her zaman için güçlü ve büyük devletlere gereksinim duyar. Ancak kapitalistler bu talebi ideolojik olarak hiçbir zaman ortaya koyamamışlardır, çünkü meşruiyetleri düzenden ya da kar garantisinden değil, ekonomik üretkenlikten ve genel refahın genişlemesinden gelir. Küresel kapitalizm, küresel düzensizliği de beraberinde getirmiştir. ‘Toplum’ denilen mefhum yavaş yavaş ortadan kalkıyor, her yerde kendilerine, kendilerini koruma ve iç refahı sağlamaya yönelik görevler edinmiş birçok devlet-dışı grup ortaya çıkmıştır. Bu da bir medeniyet olarak kapitalizmin çöküşünün işaretidir. Bu konu oldukça uzun olduğundan genel hatlarıyla sadece bunları söylemek yeterli olacaktır.

Bu bağlamlarda, çağımıza sosyalizm ve sosyalistler açısından baktığımızda kimi farklılıkların nihayet gerçekleştiğini görmekteyiz. “Kitleler-işçiler partiye akın ediyor, mücadele büyüyor” diyerek retoriğini belirleyen mafya tipi örgütlenen stalinist partiler hala olsa da ve bu partilerin hepsi hala şu meşhur devrimci krizi beklese de (ki her krizi de devrimci kriz sanma yanılgısına sık sık düşerler) ve yine bu partilerin hepsi kendisini devrimin ve sosyalizmin partisi olduğunu iddia etse de, bu tarz ‘sol’un artık tükendiğini yani tarih öncesinde kaldığını söyleyebiliriz. Dünya sokaklarında radikalleşen insanlarla gelişen radikal, demokratik, güleryüzlü, rengarenk bir sosyalizmin varlığından bahsedebiliriz. Bu bağlamda Yeni Sol’a, Küreselleşme Karşıtı Hareket’e ve kısa tarihçesine bakmakta fayda var.

Küreselleşme Karşıtı Hareket ve Yeni Sol

Sovyet sosyalizminin çöküşü ve neo-liberal politikaların egemenliği sol da ve toplumsal muhalefetin işçi sınıfı etrafında şekillenmesinde durgunluk yaratmıştı. Feminist hareketler, ekolojist çevreci hareketler, eşcinsel kurtuluş hareketi, hayvan özgürlük hareketi gibi birçok sivil toplum hareketi bu süreçte başlamıştır, büyümüştür. Bunlar, idama karşı olanlar, kayıt dışı istihdama karşı olanlar, deniz kaplumbağalarının korunmasını savunanlar, çocuk işçi çalıştırılmasına karşı olanlar, ulu bir ağacın kesimine karşı olanlar gibi akla gelebilecek her alanda çeşitlendi, kampanyalar düzenlendi, ağlar kuruldu. Az bir kısmının talepleri ciddiye alındıysa da, büyük kısmının karşısına çok uluslu şirketlerin egemenliğindeki küresel kapitalist dünya sistemi çıktı. Reformların (iyileştirmeler) dahi karşısında çok uluslu şirketlerin ortaya çıktığını gören aktivistler, sistemin sınırlılığını gördüler. Bir kısmı demoralizasyona uğrarken, bir kısmı sorunların giderilmesi için daha büyük güçlere ve birliklere ihtiyaç olduğunu görerek radikalleşti.

1989 sonrasının tek kutuplu dünyasında vaat edilen barış ve refah (Yeni Dünya Düzeni) savaş ve yoksullaşmadan başka birşey değildi. Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası, AB, G8 gibi kurumların dünya nüfusunun çoğunluğu için değil uluslararası sermaye lehine çalıştığı, dünyanın bir avuç uluslararası şirketin egemenliği için satılığa çıkarıldığı anlayışı yaygınlaşmaya başladı.
Yoksul ülkelerdeki aç insanlara zengin ülkelerin yardım etmesini isteyen ve bunun için faaliyet gösterenler, G8, IMF, DB’nin yardım etmediğini, aksine 1 koyup 9 aldıkları borç politikalarıyla bu ülkeleri daha da büyük bir açlığa sürüklediğini gördüler. Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Somali’ye karşı savaş yürütmek için yüzmilyarlarca doların harcandığına da şahit oldular.
Çevreye daha duyarlı olmasını istedikleri Shell gibi büyük petrol şirketlerinin bunu yapmamak için Nijerya’da olduğu gibi ellerini kana bulamaktan çekinmediklerini acı bir şekilde yaşadılar.
“İnsani müdahale” diye adlandırılan Irak ve Yugoslavya savaşlarının petrole bulanmış insanlık dışı yüzünü gördüler. “Kurtarılan” Kosovalıların savaş ve yoksulluktan kaçıp AB ülkelerine sığındıklarında nasıl birden bire “istenmeyen asalaklar” ilan edilip hükümetin ve Nazilerin ırkçı saldırganlığına maruz kaldıklarına tanık oldular.

İşçi sınıfının bağrından çıkan sosyal demokrat partilerin neo-liberal, özelleştirmeci politikalar uygulamalarını gördüler ve hükümet değişimlerinin ne kadar az şey değiştirdiğini, ortada bir sistem sorunu olduğunu fark ettiler.

NAFTA’nın kuruluşunun duyurulduğu gün, 1994’te, Meksika’nın Chiapas bölgesinden başkente doğru silahlı mücadele başlatan ve yoksul yerli halkın sesi haline gelen Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun kafa tutuşundan ilham aldılar.

Sayısız kampanyanın konusu olan sorunları yaratan ve çözmeye yanaşmayanın aynı kurum ve kuruluşlar aynı yöneticiler olduğunu açıkça gördüler. Daha da önemlisi, bütün bu olumsuzluklara, pisliklere ve yıkıma karşı durmayı kimseye havale edemeyeceklerini, sadece kendi ve kendileri gibi insanların eylemliliğine güvenebilecekleri sonucunu çıkardılar. Bu güven ve kararlılık ile mücadele etmeye, hareketi inşa etmeye başladılar. Yıllardır allanıp pullanarak ‘küreselleşme’ diye anlatılan neo-liberal politikaların “yerçekimi gibi karşı çıkılmaz bir olgu olduğu” yalanını yutmayanlar, uluslararası küreselleşme karşıtı bir mücadele ağını örmeye başladılar.

Küreselleşme karşıtı hareket, emekten yana ve yeni solu ifade eden bir haraketlenmedir. Hareket içinde enternasyonalist sol akımlar ve ufak da olsa anarşist- otonomist öğeler vardır.
Hareket’in ilk büyük eylemi 30 Kasım 1999 günü Seattle eylemleridir. Bunun dışında Wahington’dan Prag’a, Cenova’ya birçok yerde eylemler gerçekleştirilmiştir.

Antikapitalist hareket dünya çapında henüz bir azınlık hareketi. Hareketin durumunu 1968 olarak görmek yanlış olur. Ancak 1968’e giden yol olarak tabir etmek anlamlı olacaktır.
Antikapitalist hareket, dünya borç sorunundan emek hareketinin karşı karşıya kaldığı saldırılara, yoksullaşmadan çevre tahribatına, nükleer savaş tehdidinden ırkçılığa, Filistin sorunundan kaplumbağaların korunma altına alınmasına kadınların ezilmesinden eşcinsellere yönelik şiddet ve ayrımcılığa kadar birçok sorunun kökeninde kar ve rekabete dayanan dünya sistemi olduğu bütünsel bilinci üzerinden yükseliyor. Sorun bir patron ya da bir devlet değil, dünya patronlarının, devletlerinin, ordularının oluşturduğu kapitalist sistem. Dünya kapitalist sistemini en saf haliyle sembolize eden IMF, DB, AB, DTÖ, G8 gibi kurumların ve çok uluslu şirketlerin antikapitalist gösteri zincirinin hedefleri olmasının nedeni bu bütünsel bilinç.

“Avrupalılar mücadele etmez, çünkü rahatlar” dendiği bir dönemde 15 Şubat Savaşa Hayır Mitingine Avrupa sokaklarında toplam katılım 12 milyon oldu. Umuda oynayanlar, hareketi büyüttü, örgütledi. Chomsky, Bourdieu, Klein, Susan George gibi birçok entellektüel hareketin fikirsel düzlemini oluşturdular.

Türkiye’de de yeni bir solun inşası için; mücadeleden haber eden, birliği savunan, ağlar kuran, işbirlikleri yapan, aktivite merkezli, fikirsel ihtiyaçlarını karşılayan bir rolü yeni bir sol için gerçekleştirmek zorundayız.

Bu bağlamlarda, Türkiye’deki mevcut Stalinist solun ve sığ hakimiyetinin eleştirisi yapılabilir. Ancak bu konuyu başka bir yazıya bırakacağım. Yeni Sol’u kısaca irdeledikten sonra eşcinsellik, Yeni Sol ve Türkiye’de eşcinsel harekete bakmak yerinde olacaktır.

Yeni Sol, Eşcinsellik, Eşcinsel Hareket

Ortodoks Marksizmin eşcinselliğe bakış açısısı, sosyalizm pratiklerinin gerçekleştirildiği ülkelerde eşcinsellere yönelik ayrımcı politikaların ve şiddetin var oluşu, daima sol ile eşcinsellik olgusunun arasını açmış, birbirine soğutmuştur. Hem kurumsal alanda, hem kamusal alanda ezilen bir topluluk olarak eşcinseller, sürekli ezilenlerden yana olduğunu söyleyen sosyalistler tarafından işin içine “toplumun fundamentalist değerleri” girdiğinden ve başka pragmatist-sekter kökenli sebeplerden ötürü savunulamıyor ve dahası sol bu konu üzerinde kafa yormuyordu.
‘Eşcinsel’ olduğu gerekçesiyle partisinden tasfiye edilen komünist eşcinsellerin varlığı, eşcinsellik olgusunu, farelerin gürültülü yaşamıyla beraber ortaya çıkışına benzeten, eşcinselliği bir tür yabancılaşma, Batı kapitalizminin artığı olarak teorize eden Doğu Perinçek gibi ‘sosyalistlerin’ var oluşu, bu trajedik bakış açısının uzantılarıydı. Bu bakış açısı ‘sosyalizm’ olduğu zannedilen sisyasi bir anlayıştan kaynaklanıyordu.

Eşcinsel hareketin 1960’larda radikal ve kitlesel bir hareket olarak ortaya çıkmasından, Stonewall İsyanı’nda eşcinsellerin polisle birkaç saat boyunca ilk kez çatışmasından sonra, Batı’da, toplumsal dönüşüm gündemine, cinsel baskılara son verilmesini talep eden onlarca eşcinsel örgütün kurulmasıyla bütünleşen eşcinsel hareket, sosyalist partilerin büyük kısmı tarafından ciddiye alınmadı.

Oysa ‘ahlak’ olgusu da, egemen ideolojiden bağımsız değildir. Egemen sınıfların, eşcinsel harekete karşı tavrına bakıp uyanması gereken sol uyanamıyordu. Çünkü Sovyet Rusya’da ‘tedavi’ altına alınan, Küba’da ‘sınırdışı’ edilen, Çin’de ölüme terkedilen eşcinsellerin varlığı ile tüm bu ‘sosyalist’ patentli ülkelerin sosyalizmleri arasında çatışma yaşayacaklardı.
Daha da önemlisi, Sovyetler’de, Küba’da, Çin’de işçi sınıfına uygulanan baskıyı bile sorgulamayan, görmezden gelen, sebepler uydurarak meşru ve haklı gören bir sosyalist, eşcinsellere yapılanları elbette sorgulamayacaktı. Bugün, halen Türkiye’de “ulusal değerler” adına mevcut toplumun belki de en geri değerlerini ‘sosyalizm’ kisvesi altında savunan anlayışlar da, cinsel özgürlüğe karşı olacaklardır kuşkusuz. Ancak bu anlayışlar daha pekçok anlayış gibi, ‘sol’ ulusalcılık gibi, örgüt çıkarlarını herşeyin üstünde tutan sekterlik gibi, Yeni Sol ile yükselen antikapitalist hareket ile aşılmaya mahkumdur.

Antikapitalist hareketibn temel öğesi olan yeni kuşak gençlik, özellikle Batı’da Stalinizmin de çöküşüyle egemenliğini yitiren stalinist bürokrasinin baskısını hissetmediğinden, sola farklı bakabiliyor, tüm özgürlükleri talep ediyor, tüm ezilenleri arasına alıyor. Hareketin sözcüleri, meydanlara ‘her ırktan, her dilden, her inançtan, her cinsel yönelimden, hepimiz’ diyerek çıkıyor. Her ezilen topluluk öz talepleriyle kendisini ifade edebiliyor. ‘Başka bir dünya’ tahayyülünde artık Yeni Sol, cinsel baskıdan arınmış bir dünya diyebiliyor ve bu hareket içinde eşcinseller kendilerini ifade edebiliyor.

‘Sosyalizm’ pratiklerinde gerçekleştirilen uygulamaları, sadece eşcinsellik bağlamında değil, bu konuyla ilişkisiz olmayan, bir bütünlük oluşturan sistematik yapısal ve konjonkturel bozukluklar olarak değerlendirmek ve eleştirmek gerekiyor. Sosyalist teoriyi günümüz bağlamında yeniden değerlendirip, eşcinselliğe bakış açısını net ifade etmemiz ve uygulanan ‘sosyalizmleri’ analiz etmemiz gerekiyor.

Şimdi, bu bağlamıyla solu, çağımız gey kültürünü irdelemek gerekiyor.

Neo-Liberalizmin İlk İdeolojik-Politik Saldırısı:
Gay Culture, Gay Life = Gey İdeolojisi

Kapitalizm, sanayileşme ve modernleşme ile oluşan kentleşmeyle eşcinsellerin biraraya gelmesini kolaylaştırmıştır. Ancak, ataerkil ve feodal baskılar bütünüyle cinselliğin üzerinde uygulanmaya devam etmiştir. Bu baskıları ortadan kaldırmak için de bireysel veya topluluk bazında mücadeleler verilmiştir. Eşcinsel özgürleşmesi alanında ilk kez Alman hukuk öğrencisi ve gazeteci Karl Ulrichs, 19. yüzyılda eşcinsellik adına tek başına mücadeleler vererek, kitaplar yazmış, bu uğurda hapis yatmış biri olarak, eşcinsellerin ve kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Eşcinsel hareketi de fikirsel düzlemde temellendirmiştir. Bir yüzyıl sonra 1968 dünya devrimiyle de, Batı’daki eşcinseller daha fazla ‘görünür’ olmaya başlamış, toplumsal dönüşümü hedef alarak toplumsal dönüşüme isyanlarıyla katkı sağlamışlar, isyanda da kendilerini dönüştürmüşlerdir. Artık, götveren homoseksüeller ‘gey‘ olmuştur.

1980’lere uluslararası kapitalist dünya sistemi ekonomik ve sosyal koşullar neticesinde kendisini ‘yenilemek’ ve ekonomik yapısında yapısal ve konjonkturel bağlamda değişimler gerçekleştirmek zorunda kalmıştır. Ekonomideki, devletin egemenliği tamamiyle geri çekilmesi, çok-uluslu şirketlerin egemenliğini ve neo-liberalizmi sağlamıştır.

Neo-liberalizm, entegrasyonu ve marjinalleştirmeyi beraberinde getirmiş, eşcinsel kurtuluş ve isyan aktivistleri de bundan nasibini almıştır. Bir kısım eşcinsel, sistemin ideolojik oyunlarına gelerek, sisteme entegre olurken, tam ve gerçek cinsel özgürlüğü savunan devrimci kurtuluşçu eşcinseller marjinalleştirilmiş, eşcinseller ve eşcinsel hareket içinde azınlık konumuna düşmüşlerdir.
Entegrasyon sürecinde kullanılan ve neo liberalizmin eşcinsellere ideolojik saldırısı olarak gördüğüm, hem eşcinsel birey hem eşcinsel hareket düzlemindeki çelişkilerin temelinde yatan ‘gey ideolojisi’ dediğimiz “gey layf’ı, gey kültürünü” irdelememiz gerekiyor.

Hani şu, Popstar’da Armağan Çağlayan denilen ‘gizli’ eşcinselin, şişman olduğu gerekçesiyle bir katılımcıya “senden popstar olmaz!” dediği ve yine jüri de yer alan bir başka eşcinsel tarafından da bunun onaylandığını gördüğümüz sapkın ‘gey layf’ denilen ideolojinin vücut fetişizmi-faşizmi alanındaki tipik örneği. Yarışma programının Avrupa’daki versiyonlarında benzer durumları görmek, neo-liberalizmin sapkın ‘gey layf’ ideolojisinin evrensel öğeler taşıdığının göstergesi. ‘Vücut fetişizmi-faşizmi’ konusuna daha sonra yeniden geçeceğim.

Neo-liberalizmin ‘tüketim temelli toplum’ yaratma süreci, eşcinselleri de ‘gey ideolojisi’ ile kapsayarak, eşcinselleri de ‘tüketime endeksleme’ durumunu beraberinde getirmiştir. Eşcinseller için yeni yeni sektörler oluşturulmuş, cinsellik tamamiyle satın alınabilecek bir metaya indirgenerek ‘tüketim çılgınlığına’ dönüştürülmüş ve bunların hepsi ‘özgürlük’ adı altında eşcinsellere ‘satılmıştır’. Entegrasyona uğramış eşcinsel birey, yaratılmış ve ‘iyi’ olduğu saptanmış imajlar dünyasında bulmuştur kendini. Bu yüzden, bireysel bakımına özen göstermeli, genç görünümlü olması için kurulan spor salonlarına gitmeli, ‘parlak’ olması için epilasyon kremleri kullanmalı ya da epilasyon merkezlerine gitmeli, ‘gay culture’den haberdar olması için ‘gay life’ dergileri almalı ve gettosundaki gey bar ve cafelere giderek de kendileri gibi olanlarla ‘özgürce’ eğlenebilmeliydi. İmajlar ve markalar üzerine kurulmuş hayatında eşcinsel bireyin elbette insani değerlerden ve yaşamdan uzaklaşmadan ötürü bireysel denilen problemleri var olacaktı. Ama ona da burjuva ahlakının ‘bilimsel’ kurumu psikoloji ve psikiyatri merkezleri açılarak ‘çare’ bulunacaktı. İç çamaşırlar, parfümler, giysilerle ‘pink economy’ oluşturulmuştu.

Eşcinsellerden, gey ideolojisi yolu ile beslenen kapitalizm, bir zamanlar ezdiği, sınırladığı, yok saydığı eşcinselleri kendisine eklemlemesini bilmişti. Herşeyin içini boşalttığı gibi ‘cinsel özgürlük’ de içi boşaltılmış şekilde eşcinsel beyinlere empoze ediliyordu.

Gey ideolojisini kapmış gey, tıpkı heteroseksüeller gibi “evlenmek, askere gitmek, kutsal aile kurumunu kurmak, kulluk etmek” gibi mevcut heteroseksist ve bozuk sistemin normlarını talep edecek, mücadelesini bu bağlamıyla şekillendirecekti. Bir zamanlar kendisini dışlayan, yok sayan o sosyal kurumları sorgulamayacak, dahası o sosyal kurumlara kabul edilmek, ‘normalleşmek’ isteyecekti. ‘Eşcinsel mücadelesini’ heteroseksist normlara uygun talepleriyle besleyecekti.

Kozmetik dünyası ile gey barlar arasında, gettosunda ‘gey layf’ını yaşayan gey ile buna parası yetmeyen ya da bu kültürü ‘sınıfsal bilincinden’ ötürü sindiremeyen geyin hayatı ve mücadeleyi algılayış ve yorumlayış şekli farklı olacaktı elbette.

Gey ideolojisinin eşcinsellik adına verdiği mücadele, ancak sistem-içi taleplerle yürür, toplumsal dönüşüm hedef alınmaz, sistemin bütünlüklü yapısı görünmez, sistem hedef alınmaz. Burada, “hemcinsler arası evlenme hakkı” gibi sistem-içi talepleri onaylamıyor değilim. Ancak, sisteme bütünlüklü bakamadığımızda, sorgulamadığımızda, talep edilen ‘özgürlüğün, hakkın’ kısırlığına vurgu yapmak istiyorum. Başkalarının sömürüldüğü, ötekileştirildiği ve karın temel olduğu bir sistemde bu taleplerin gerçekten özgürlüğü temel alıp almadığını sorgulamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Herkesin özgür olmadığı bir toplumda, hiçkimsenin özgür olamayacağından bahsediyorum.

‘Gey layf’ denilen yozluk, eşcinsellerin geneli itibariyle öylesine sindirilmiştir ki, eşcinsellikle eşdeğer algılanmaya başlanmıştır. Eşcinsel denildiğinde insanın aklında ‘gey layfını’ yaşayan bir gey tipolojisi oluşmaktadır. Bu sürece, medyanın da yoğun katkısı olmuştur ve bu süreçte bir hammalın da eşcinsel olabileceğini hiç düşünmemişizdir, geyliği zenginlikle özdeşleştirmiş, geyliğin sadece zenginlere yakışabileceğini düşünmüşüzdür.

Gey ideolojisinin dışında kalmış ve ötekileştirilmiş gey, ‘sınıf bilinci’ de taşımadığından, şişman ve kıllı olduğu için kendinden utandırılmış, ‘bakımlı’ olmaya zorlanmış, onun da ‘gey layf’a sahip olması gerektiği kendisine düşündürtülmüştür. Ya daha çok demoralizasyon ve bunalım yaşamış ya da ideolojiyi içselleştirmeye çalışarak, ‘eksikliğini(!)’ bir başka “eksiklikler dünyasına” girerek kapatmaya çalışmıştır.

Tabi ki bu süreci değerlendirirken tüm eşcinselleri gey ideolojisinin karşısındaki ‘nesneler’ konumuna indirgemek sakıncalı olur. Tıpkı tarihin öznesi olan işçi sınıfının, neo-liberalizmin ideolojik-politik aygıtlarıyla ve oyunlarıyla nesneleştirilebileceğini söylemek gibi. İşçi sınıfının üretimden gelen gücünü ve devrimciliğini arka plana atarak yok saymak, sosyalist devrimin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceği anlamına gelir. Bu da tehlikeli ve gayri-bilimsel bir a-sosyolojik analiz olur.

Eşcinseller de, ‘gey ideolojisini’ ve bütünüyle sosyal kurumları sorgulayarak, ideolojik-politik aygıtların ve oyunların dışında kalarak, özgürlük ve kurtuluş mücadelelerini radikalleştirebilir, kitleselleştirebilir, somutlaştırabilir. Tarihin ve mücadelenin özneleri olma yolunda sağlam ve devrimci adımlar atabilmenin yöntemi budur.

Sosyalistler ise, eşcinsellik olgusu ile ‘gay culture’ olgusu arasındaki farkı iyi görebilmeli, eşcinsel mücadeleyi, ‘gey layf’ ideolojisinin dışında geliştirmelidir; neo-liberalizmin eşcinsellere ilk ideolojik-politik saldırısı olarak değerlendirebileceğimiz ‘gey layf’ ideolojisine direnmenin ve nesneleştirilmeye teorik-pratik set oluşturmanın devrimci ideolojisinin yollarını mücadelelerine kanalize ederek, tam ve gerçek cinsel özgürlük alanında eşcinsellerin devrimci mücadelesine katkı sağlamak durumundadır her sosyalist.

Kemalist Düzende ‘farklı’ olabilmek;
Türkiye bağlamında Eşcinsellik ve Eşcinsel Hareket

Her toplumun kendine ait bir toplumsal realitesi vardır. Bir devletin mekanizması, hukuksal, ideolojik, bürokratik aygıtları da bu realiteye uygunluk göstermelidir ki, devamlılığını sağlıklı bir şekilde sağlayabilsin. Ancak, maalesef ki, yaşadığımız ülkenin ‘iktidar tarihi’ bu sosyolojik gerçekliğin dışında geliştirmeye çalışmıştır kendisini.

Kısaca ve son analizde, teokratik devlet-toplumsal düzeninden, modern ulus-devlet düzenine geçme siyasası olarak tanımlayabileceğimiz Kemalizm, Türkiye toplumunun gerçekliklerine ‘kendi yapısı gereği’ uyum sağlayamadığı için belirli problemler devam etmektedir.

Çevremizi saran ülkeleri ‘dış mihrak’, kendisine muhalif olan herkesi de ‘dış mihrakların oyununa gelen iç mihraklar, bölücüler, gericiler, teröristler’ olarak niteleyen Kemalizm, bugün halen görece esnekleşmiş olsa da varlığını sürdürmekte ve arızalılığını iç-pragmatik, diktatoryal ve yukardancı yapısından ötürü görememektedir.

Batı’dan aldığı anayasayı Türkçe’ye çevirip ‘modernleşme’ adına uygulamaya koyan Kemalist elitler, ‘kadınlara ilk seçme hakkını biz verdik’ diye övünürken, yukardancılığını da tescillendirmiş olur. ‘Erkeğinin sözünün dışına çıkamayan’ kadın, ataerkil ve feodal ilişkiler örüntüsünde, bu ‘hakkı’ da ‘iyi’ kullanmamısını bilememiştir elbette. Bunun için ne talebi olmuştur, ne de mücadelesi..
Kemalist sınıfın yaptığı her devrim, temeli Osmanlı merkeziyetçi yukardancılığına dayanan eksikliklerden ötürü ‘eksik’ kalıyordu.

Toplumuna fes giydiren Osmanlı, fesi ‘gevur icadı’ olarak gören toplumuyla ve realitesiyle yüzleşemezken, toplumundan fesi yasaklayıp, yine bir başka ‘gevur icadı’ olan şapkayı getiren Kemalist elitler, toplumun ‘gevur icadı’ devrimlerine karşı direnişininin altında yatan içsel-kültürel dinamiklerle yüzleşemiyordu.

Ankara caddelerinde yürüyüşler düzenleyen komünist gençlere, dönemin Valisi Tandoğan; “gençler, boşuna yürümeyin, komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyebiliyordu.

Herşeyin ‘en iyisi’, halk için, halk adına ve en önemlisi halka rağmen düşünülüyor ve uygulanıyordu. Böyle bir düzende, “farklı düşünmek, farklı ve muhalif olmak, aşağıdan mücadele geliştirmek zordur elbette. Böyle bir düzende bırakın bireyin düşündüklerine karışılmasını, sakalına, bıyığına, başörtüsüne, türbanına da karışılır. ‘Tek tip’ birey yetiştirilmesi amaç edinilir. İlkokulda, lisede, üniversitede, askerde hep Atatürk ilke ve inkılaplarının vazgeçilemez, karşı çıkılamaz, değiştirilemez olduğu, bunun dışında farklı şeyler düşünülemeyeceği dikta edilir. İkna değil, dikta vardır tahakkümde ve tahakkümün farklılığa tahammülü yoktur. Farklılıklar sindirilir, yok edilir.

Devlet mekanizmasının yapısı da bu sistemde uluslararası dünya kapitalist sisteminin yapısına ve değişimlerine uygun olarak modern, post-modern askeri darbelerle değiştirilir. Oysa hiçbir demokratik ülkede askeri darbeler meşru sayılamaz, hoş görülemez.

1980’lere girildiğinde uluslararası kapitalit dünya sistemindeki değişim, Türkiye’de 12 Eylül faşist-monetarist darbesi ile gerçekleştirildi. 12 Eylül herşeyi değiştirdi, önce sokaklar ve caddeler. Sokaklarda ‘özgürlük’ diye mitingler düzenleyen onbinlerce devrimci işkencehanelerden geçirildi, sınırdışı edildi, büyük kısmı katledilerek öldürüldü. Sol yenilgiye uğratılmıştı. Devrimi yakın olduğu düşünülen Türkiye ve toplumu hızlı bir dönüşüm sürecine girdi. Bedeli onbinlerce devrimcinin işkencehanelerdeki duyulmayan çığlığı, anaların göyaşları oldu.
O çıplıkların ve gözyaşlarının üzerine kurulan 12 Eylül sistemi, toplumsal yozlaşmayı da beraberinde getirecekti.

Halen, doğal olarak, aşağıdan bir mücadele geliştirememiş ve örgütlenememiş Türkiyeli eşcinseller kendilerini, Batı ile kurulmuş ilişkilerle almaya çalıştığımız ‘modern batılı kültürün’ gey ideolojisinde bulacaklardı. İyice asalaklaşan ve yozlaşan eşcinseller, ‘görünmeyen görünmezliklerini’, hamamlarda ve seks filmleri furyasının da başlamasıyla çoğalan sinema salonlarında cinselliklerini yaşayarak unutacaklardı. Daha doğrusu, neo-liberalizmin serbestlikler getiren gey ideolojisinin etkisiyle, sanal özgürlükler yaşadıklarından, ‘görünmezliklerini, toplumsal homofobiyi’ çok da dert etmeyecekler, şu klasik tabiriyle ‘herkesin özel hayatı kendine şekerim’ diyeceklerdi. Hem hiçbir Türk insanı için Zeki Müren, hiçbir zaman eşcinsel olmamıştır ki!
Ancak ortaya çıkan AIDS salgını, toplumsal homofobiyi körükleyecek, ‘herkesin özel hayatına özgü’ olan eşcinselliği, fundemantalist zihniyetle, kamusal ve sosyal saldırılara maruz kalacaktı. Dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, ‘AIDS, Allah’ın eşcinsellere gönderdiği bir beladır, nasıl ki geçmişte Lut kavmine yolladıysa’ diyebilecekti. Ülke güvenliğini sağlamayı amaç edinmiş MİT, resmi dairelerdeki eşcinselleri tesbit ederek, psikolojik baskı yaratacaktı.

Aşağıdan, uzun vadeli mücadeleler sonucu Batılı eşcinsellerin elde etmiş olduğu kazanımlarla kurumlaşmalar, Türkiyeli eşcinselin afallamasına yol açıyordu. Batılı geylerin hukuk büroları, hastaneleri, okulları, örgütleri, gey parlementerleri, gey belediye başkanları homofobik saldırı önlüyordu. ‘Şu gevurlarda da herşey serbestti’ Türkiyeli eşcinsele göre.

’90’lara gelindiğinde daha önce de bahsetmiş olduğum gibi, neo-liberalizm karşısında tutunamayan Sovyet bürokratik devlet kapitalizminin çöküşüne tanıklık edecektik.

’90’lar ‘pop ve top’ çağını başlatacaktı. Değişim hızla devam ediyordu. Bir zamanlar ‘devrim’ sloganlarının yankılandığı sokaklarda, şimdi yırtık blue-jean’li gençler ve dinledikleri ‘kıl oldum abi’li şarkılar yankılanacaktı. Dinlenilen müzik, kullanılan ‘dil’, giyim tarzı, imajlar.. Hepsi neo-liberalizmin, 12 Eylül faşizminin ürünüydü.

Ne yapsa kendisini hep eksik ve bunalımda hisseden kimlik sorunlu apolitik 12 Eylül genci, neo-liberalizmin tüm özgürlük oyunlarını deneyecekti: eroin içecek, ex atacak, sabahlara kadar ‘çılgınca’ dans edecek, ‘one night stand’ yaşayacak, küfredecekti.

Geyler artık gettolarında daha görünür olmaya başmıştı. ‘Gullüm’ yapmak için uygun kafeler vardı, çoğunlukla jigoloların olduğu barlardan da partner edinilebilirdi.
Bu süreçte, politize olmuş geyler de belirli evler de toplantılar yapıyor, sorunları üzerine konuşuyorlardı. 1994 yılında ise ilk kez bir grup kurtuluşçu gey tarafından ‘Kaos GL’ adında bir dergi kuruluyor ve Türkiyeli eşcinsellerinin mücadelesi nihayet temellenmiş oluyordu. Kaos GL’nin çabalarıyla eşcinsel hareketin belirli kazanımları ve kat ettiği yol var tartışmasız. Ancak, Ankara’da sıkışıp kalmışlık ve örgütlenmesinin önündeki ‘gey layf’ ideolojisi seti etki alanını tıpkı daha sonra ortaya çıkacak yerel örgütlenlenmelerde yaşanacağı gibi zayıflatacaktı. Bursa Spartaküs, İzmir Pembe Üçgen, Lambdaistanbul, Ayılar gibi ufak eşcinsel örgütler artık var olacaktı. Ancak bunların etki alanı daha da zayıf olacak, yararı en çok ‘politize’ olmuş ya da olmaya yatkın eşcinsellerin birbiriyle buluşması olarak değerlendirilecekti.

Şimdi Türkiye’deki eşcinsel örgütlerin etki alanının zayıflığını şu 5 madde ile değerlendireceğim;

a-) Türkiye’de temeli Osmanlı ademi-merkeziyetçiliğine dayanan ve Kemalist devlet bürokrasisinin merkeziyetçiliğinin ve yukardancılığının da etkisiyle aşağıdan mücadele geleneğinin var olmaması.
b-) 12 Eylül faşist-monetarist darbesi sonrası başlayan apolitizm ve bireylerin toplumsal ilgilere kayıtsızlığı, toplumsal olaylarla ilgilenmekten korkması..
c-) Eşcinsellerin, Türk fundemantalist sosyal yapısı gereği, her alanda yalnızlaştırılması ve kendisini ifade etmeye baktığı soğukluk
d-) Türkiyeli eşcinsellerin, neo-liberalizmin tüketime endeksli ‘gey layf’ ideolojisine kapılmış olması ve iyice asalaklaşıp bireycileşmesi..
e-) Mevcut eşcinsel örgütlerin de, ekonomik, ideolojik, politik yetersizlikleri ve Türkiye’li eşcinsel realitesine uygun stratejiler geliştirememeleri.
Bu bağlamda, Türkiyeli Eşcinsellere neden mücadele edilmesi gerektiğini anlatıp, ‘nasıl’ını ortaya koymak, somut, kitlesel, radikal, militan bir eşcinsel mücadelesinin temel teorik öğesini oluşturacaktır.

Hepimiz;

Hasan Ocak, F tipinde tutsak,Iraklı,Filistinli, Kürt, Eşcinseliz

Kapitalist sistemin temel politikası; böl-yönet politikasıdır. Sistem, esas düşmanın, kötülüklerin kaynağının kendisi olduğunu unutturmak için halkı ırk, mezhep, ideolojik, inanç, cinsiyet temelinde bölmeye çalışır ; Türk-Kürt, Alevi-Sun’i, Müslüman-ateist, sağcı-solcu gibi yapay ayrımlar yaratır. Bunlar için büyük paralar harcamaktan da çekinmez. İdeolojik oyunlarla bölünen halk, sisteme değil, birbirine düşman kesilir, tabi saltanat sahipleri de devam ederler saltanatlarına güvenlikli biçimde.

Bizler de başta sosyalistler olmak üzere tüm muhalifler, insanları birleştirmeye yöneltmeli ve sistemin ideolojik oyunlarına gelmememiz gerektiğini anlatabilmeliyiz. Farklılıklarımızı düşmanlık bazında değil, renklilik bazında değerlendirmesini bilmeliyiz. İçinde bulunduğumuz şiddet kültürünün yıkmanın ve barışı sağlamanın temeli, birlik, dayanışma ve çeşitlilik ruhudur.
‘Terörle mücadele’ adına katledilmiş binlerce muhaliften biri olan Hasan Ocak, devletin güvenlik görevlileri tarafından işyerinden alınıp şubeye götürülmüş, 5 gün sonra da Beykoz’da cesedi bulunmuştur. Yapılan otopsi, işkence ile boğularak öldürüldüğünü ortaya çıkarmıştı. Cesedinin çabuk çürümesi için de vücudunun, yüzünün jiletlenmesi de insanlık-dışılığını bir başka göstergesiydi. Oğlunu ‘kaybeden’ ailesi, hak aramak için ‘gerekli’ yerlere başvurmuş, bedel olarak da dönemin savcılarından Nuh Mete Yüksel tarafından Ulucanlar’a tıkılmışlardı. Hak aramanın bedeliydi bu.

Hasan Ocak herşeyden önce bir insan. Düşüncesi, ideolojisi ne olursa olsun bir insan.. Ve ben bir insan olarak, farklılıklara yönelik bu insanlık dışı muameleyi sorgulamadan bir muhalif olarak mücadele edemem. Mücadele, birlikçi, dayanışmacı, kapsayıcı olmak durumundadır ki, toplumsal özgürleşmenin sağlanabilmesi yönünde sağlam adımlar atılabilsin. F tipleri mahkumları da birer Hasan Ocak.. Muhalif ve mücadeleci bir eşcinsel aktivist olarak şunu diyorum ve bunu demeliyiz, Hepimiz Hasan Ocak’ız, Hepimiz F tipi tutsağıyız..
Dünya halklarını kana bulayan emperyalist-kapitalist sistem, bugün ‘kar’ sağlamak için Irak’a saldırmakta ve Iraklılar direnmektedir. İsrailli siyonistler Filistin topraklarını işgal etmiş, Filistinliler direnmektedir. Türkiyeli egemenler, Kürt coğrafyasında yaşayanları ‘teröre’ sürüklemişlerdir. Kürtler, direnmiştir. Coğrafya değişse de güç aynı güç, mantık aynı mantıktır. Farklılıkları, muhalifleri, direnenleri sindirmek, yok etmek.. Muhalif ve mücadeleci bir eşcinsel olarak şunu diyorum ve bunu demeliyiz; Hepimiz Iraklı’yız, Hepimiz Filistin’liyiz, Hepimiz Kürdüz..
Eşcinseller, kapitalizmle eklemlenmiş homofobi, heteroseksizm ve neo-liberalizmin gey ideolojisiyle saldırıya uğramaktadır. Ve onlar diyebilmeliler ki; Hepimiz Eşcinseliz.. Hepimiz Geyiz, lezbiyeniz.. Ki mücadele kazanabilsin..

25 Ağustos 2005 – Birol Dinçel