Bir erkek olmak nasıl bir şeydir? Ya bir kadın olmak? Ünlü gezgin Jan Morris, bir zamanlar erkekti. James Morris olarak, Everest’e başarılı bir tırmanış yapan İngiliz gezi ekibinin bir üyesi idi. Aslında, oldukça ‘erkek gibi’ bir erkekti araba yarışıcısıydı ve pek çok spor dalıyla uğraşmaktaydı. Yine de kendisini her zaman, erkek bedeni içindeki bir kadın olarak hissetmişti. Bu yüzden cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirdi; o günden bu yana da bir kadın olarak yaşamını sürdürmektedir.

Morris’in yazdığı, cinsiyet değiştirme deneyimini anlattığı kitapta, erkek ve kadınların yaşadıkları ayrı dünyalara ilişkin kimi zekice düşünceler vardır:
Bize, cinsler arasındaki toplumsal uçurumun giderek daraldığı söylenmekteyse de, ben yalnızca, yirminci yüzyılın ikinci yarısında, yaşamı her iki rolü de [kadın ve erkek] yüklenerek geçirdiğimi ve varoluşun erkekler ile kadınlar arasında farklı olmayan hiçbir yönü, günün hiçbir anı, hiçbir ilişki, hiçbir düzenleme, hiçbir tepki olmadığını söyleyebilirim. Bana hitap eden ses tonu, [kuyrukta] yanımdakilerin duruşu, bir odaya girdiğim ya da bir lokantada oturduğumda havadaki o duygu bile sürekli olarak benim statü değişikliğimi vurgulamaktaydı.

Ve eğer başkalarının tepkileri değiştiyse, benimkiler de değişti. Daha fazla bir kadın olarak görüldükçe, daha fazla kadın oldum. Yeni durumuma ister istemez uyum sağladım. Arabaları geri geri sürmekte ya da şişeleri açmakta beceriksiz görüldüğümde, tuhaf bir biçimde daha beceriksiz hale geldiğimi gördüm. Eğer bir konunun benim için çok ağır olduğu düşünülüyorsa, kendim de açıklanamaz biçimde böyle olduğunu gördüm…

Örneğin, daha uygar erkek arkadaşlarım tarafından öğle yemeğine götürüldüğümde, işini gereğinden çok ciddiye alan garsonun çok da uzun olmayan bir zaman önce bana göstermiş olduğu davranışın, şimdi arkadaşıma gösterdiği davranış gibi olduğunu düşünmek beni eğlendiriyor. Eskiden olsa beni, saygılı bir ciddiyetle selamlardı. Şimdi peçetemi, sanki benimle eğleniyormuş gibi oyuncu bir gösterişle açıyor. Daha sonra benim siparişimi büyük ilgiliye alıyor ve benden hoppaca bir şeyler söylememi bekliyor (ve ben de söylüyorum) (Morris 1974).

Birisinin bir ‘erkek’ken bir ‘kadın’ olabileceğini düşünmek, çoğumuzun kısa bir süre duraklamasına yol açıyor çünkü, cinsiyet farklılıkları yaşamlarımızda böylesine önemli bir etkiye sahip. Genellikle bu farklılıkları tam da çok yaygın olduklarından görmeden geçeriz. Bunlar en başından beri içimizde yer etmiştir.

Bu bölümde, insan cinsel davranışının doğasını incelemenin yanı sıra cinselliğin insanın cinsel kalıpları ve cinsel farklılıkların karmaşık niteliğini de çözümleyeceğiz. Çağcıl toplumlardaki cinsel yaşam, başka pek çok şey gibi, çoğumuzun duygusal yaşamını etkileyen önemli değişimler geçirmektedir. Bu değişmelerin neler olduğunu öğrenecek ve bölümün sonlarına doğru bunların daha geniş açılardan önemini yorumlamaya çalışacağız.

İşe, erkek çocuklarıyla kız çocukları, erkeklerle kadınlar arasındaki farklılıkların kökenlerini araştırarak başlıyoruz. Araştırmacılar, doğuştan gelen biyolojik özelliklerin bizim cinsiyet kimliklerimiz ve cinsel etkinliklerimiz üzerinde bıraktığı kalıcı etkilerin derecesi konusunda anlaşmazlık içindedirler. Cinselliğimizin, pek çok gelişmemiş hayvanın iyi bilinen kuşlar ve arılar gibi cinsel etkinliklerinin içgüdüsel niteliği anlamında içgüdüsel olduğunu artık hiç kimse düşünmemektedir. Bununla birlikte kimi araştırmacılar, cinsiyet ve cinselliğin çözümlenmesinde toplumsal etkilere, başka etkilerden daha öncelikli bir yer vermektedir.

Seks, Toplumsal Cinsiyet ve Biyoloji

Gündelik konuşmada kullandığımız ‘seks’ sözcüğü, hem bir kişi kategorisine hem de ‘seks yapmak’ gibi insanların bulunduğu edimlere gönderme yapan muğlak bir sözcüktür. Açıklık amacıyla, kadınlarla erkekler arasındaki biyolojik ya da anatomik farklar anlamındaki seks ile cinsel etkinlik arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Ayrıca, SEKS ile TOPLUMSAL CİNSİYET arasında da bir başka önemli ayrım yapmalıyız. Seks bedenin fiziksel farklarına göndermede bulunurken cinsiyet, erkek ve kadınlar arasındaki ruhsal, toplumsal ve kültürel farkları dikkate almaktadır. Seks ve toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım temel bir ayrımdır, çünkü erkeklerle kadınlar arasındaki farklar köken bakımından biyolojik nitelikte değildirler.

Kadınlarla erkeklerin davranışları arasındaki farkların ne kadarı toplumsal cinsiyet yerine seksten kaynaklanmaktadır? Başka deyişle bu davranış farklılıklarının ne kadarı biyolojik farkların bir sonucudur? Kimi yazarlar, kadınlar ile erkeklerin davranışları arasındaki farkların, bütün kültürlerde kimi biçimlerde varolan, doğuştan gelen farklılıklar olduğuna inanmaktadırlar; sosyobiyolojinin bulguları da büyük ölçüde bu yöndedir. Kuşkusuz, diye sormaktadır sosyobiyologlar, bu erkeklerin, kadınlarda olmayan biyolojik temelli bir saldırganlık eğilimleri olduğunun bir göstergesi değil midir?

Başka araştırmacılar bu kanıtı pek ikna edici bulmamaktadırlar. Onlara göre erkeklerin saldırganlığı, kültürden kültüre değişmeler göstermekte ve kimi kültürlerde kadınlardan daha edilgen ya da daha nazik olmaları beklenmektedir (Elshtain 1987). Dahası, bu araştırmacılar, bir özellik az çok evrensel diye bunun ille de biyolojik kökenli olması gerekmez diye eklemektedirler; böyle nitelikleri yaratan genel türden kültürel etkenler bulunabilir. Örneğin, çoğu kültürde, kadınların çoğunluğu yaşamlarının önemli bir bölümünü çocuk bakmakla geçirebilir ve av ya da savaşta yer almazlar. Bu görüşe göre kadın ve erkeklerin davranışları arasındaki farklar esas olarak, kadın ve erkek kimliklerinin ya da dişillik ile erilliği toplumsal olarak öğrenilmesiyle ortaya çıkmaktadırlar.

Hayvanlardan elde etilen kanıtlar

Bu kanıtlar neyi göstermektedir? Olası bir bilgi kaynağı, seksler arasındaki hormonal özellikler arasındaki farklardır. Kimi yazarlar, erkeğin seks hormonu testosteronun, erkeğin saldırganlık eğilimi ile elele gittiğini ileri sürmüşlerdir. Araştırmalar, örneğin, erkek maymunların doğar doğmaz hadım edildiklerinde, daha az saldırgan olduklarını göstermiştir; buna karşılık, testosteron verilen dişi maymunlar, sıradan maymunlara göre daha saldırgan hale gelmektedir. Bununla birlikte, maymunlara diğerleri üzerinde egemen olma fırsatı verilmesinin, gerçekte testosteron düzeyini artırdığı da görülmüştür. Dolayısıyla, hormonun artan saldırganlığa neden olmasından çok, saldırgan davranışın hormon üretimini etkiliyor olması olasıdır.

Bir başka olası kanıt kaynağı, hayvan davranışının doğrudan gözlenmesidir. Erkek saldırganlığını biyolojik etkilere bağlayan yazarlar çoklukla, gelişmiş hayvanlar arasındaki erkek saldırganlığını vurgulamaktadırlar. Bunlara göre, eğer şempanzelerin davranışlarına bakarsak, erkeklerin değişmez biçimde dişilere kıyasla daha saldırgan olduklarını görürüz. Yine de, aslında hayvan türleri arasında büyük farklar bulunmaktadır. Örneğin gibbon maymunlarının erkekleri ile dişileri arasında, saldırganlık bakımından pek az göze çarpan fark vardır. Dahası pek çok dişi maymun kimi durumlarda, örneğin yavruları tehdit altındayken, son derece saldırgan olurlar.

İnsanlar ilan elde edilen kanıtlar

İnsanlar sözkonusu oldukta, temel bir bilgi kaynağı tek yumurta ikizlerinden gelmektedir. Tek yumurta ikizleri, tek bir yumurtadan ortaya çıktıklarından, kesinlikle aynı genetik yapıya sahiptirler. Belirli bir örnekte, erkek tek yumurta ikizlerinden birisi, sünnet edilirken ciddi biçimde yaralanmış ve cinsel organlarının bir kadın olarak yeniden yapılmalarına karar verilmiştir, ikizler altı yaşlarında, Batı kültüründe bulunun tipik erkek ve dişi özellikleri göstermekteydiler. Küçük kız diğer kızlarla oynuyor, ev işlerine yardım ediyor ve büyüdüğünde evlenmek istiyordu. Erkek çocuğu, öteki erkek çocuklarının yanında olmayı yeğliyordu; gözde oyuncakları arabalar ve kamyonlardı ve büyüdüğünde bir polis ya da itfaiyeci olmak istiyordu.

Bu örnek, bir süre için, toplumsal cinsiyet farklılıklarının toplumsal olarak öğrenilmesinin ezici etkisinin kuşkuya yer vermeyen bir örneği diye görülmüştü. Bununla birlikte kız çocuğu genç kız olduğunda, bir televizyon programında kendisiyle bir konuşma yapıldı. Bu konuşma, kızın kendi toplumsal cinsiyet kimliği hakkında sorunları olduğunu, hatta kendisinin her şeyden önce ‘gerçekten’ bir erkek olduğunu duyumsadığını ortaya çıkarmıştır. Bunun ardından kız kendi ilginç geçmişini öğrenmiştir; bu bilgi pekala kendi kendisi hakkındaki değişen bakışının nedeni olabilir (Ryan 1985).

Bu örnek, kadınlarla erkekler arasındaki gözlenen davranış farklılıkları üzerinde biyolojik etkilerin bulunma olasılığını dışlamamaktadır. Ne ki, eğer bu farklılıklar varsa bile, bunların fizyolojik kökenleri hâlâ belirlenmiş değildir. Bu sorun bugün de tartışmalıdır; ama Richard Levvontin’in vardığı sonuç, başka pek çok kişinin de kabul edebileceği bir sonuçtur:

Bir kişinin kendi kimliğini birincil olarak erkek ya da kadın diye belirlemesi, bu belirlemeye eşlik eden tutum, düşünce ve istekler toplamıyla birlikte, bu kişiye çocukken hangi kimliğin yüklendiğine bağlıdır. Olayların olağan seyrinde, bu kimlikler, uyumlu kromozom, hormon ve morfoloji farklılıklarına karşılık gelir. Dolayısıyla, biyolojik farklılıklar, toplumsal roller arasındaki farklılaşmanın bir nedeni olmak yerine bir habercisi haline gelir (Levvontin 1982).

Cinsiyetin Toplumsallaşması

Biyolojik kanıtların toplumsal cinsiyet farklılıklarını anlamamıza katkısı olsa da, tutulacak bir başka yol, cinsiyet toplumsallaşmasının, aile ve basın gibi toplumsal etkenler yoluyla toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesinin incelenmesidir.

Anne Babanın ve Yetişkinlerin Tepkileri

Cinsiyet farklılıklarının ne ölçüde toplumsal etkilerin bir sonucu olduğunu incelemek üzere pek çok çalışma yapılmıştır. Anne ile bebek arasındaki etkileşim üzerine yapılan çalışmalar, anne babaların erkek ve kız çocuklarına yönelik davranışları arasında bir fark olmadığına inanmasına karşın, erkek ve kızlara yönelik davranışları arasında farklılıklar olduğunu göstermektedir. Kendilerinden bir bebeğin kişiliğini değerlendirmeleri istenen yetişkinler, çocuğun erkek mi yoksa kız mı olduğuna inanmalarına bağlı olarak, farklı yanıtlar vermektedirler. Klasik bir deneyde, beş genç anne, Beth adı verilen altı aylık bir bebekle etkileşim halindeyken gözlenmişlerdir. Bu anneler bebeğe çoklukla gülümsemişler ve oynaması için bebekler uzatmışlardır. Bebek anneler tarafından ‘tatlı’ ve ‘yumuşak bir ağlaması’ olan bir bebek diye değerlendirilmiştir, ikinci bir grup annenin aynı yaştaki, Adam adı verilen bir çocuğa gösterdiği tepkiler, gözle görülebilir derecede farklıydı. Bebeğe oynaması için bir tren ya da öteki ‘erkek oyuncakları’ uzatılma olasılığı daha fazlaydı. Beth ve Adam aslında, farklı elbiseler giydirilen aynı çocuktu (Will ve diğerleri 1976).

Toplumsal Cinsiyetin Öğrenilmesi

Bebeklerin toplumsal cinsiyetlerini öğrenmeleri, neredeyse kesinlikle bilinçsizdir. Çocuklar kendilerini doğru bir biçimde erkek ya da kız olarak adlandırmadan önce, bir dizi sözle ifade edilmeyen sinyaller alırlar, örneğin, erkek ve kadın yetişkinler bebekleri genellikle farklı biçimlerde tutarlar. Kadınların kullandıkları kozmetiklerin, bebeğin erkeklerle eşlediklerinden farklı kokuları vardır. Sistematik giyiniş, saç biçimi vd. farklılıkları bebeğe, öğrenme sürecinde görsel sinyaller sağlar. îki yaş civarındaki çocukların, toplumsal cinsiyetin ne olduğuna ilişkin tam olmayan bir anlayıştan olur. Kendilerinin erkek mi yoksa kız mı olduklarını bilirler; başkalarını da genellikle doğru bir biçimde sınıflandırabilirler. Bununla birlikte çocuklar, beş ya da altı yaşa gelene kadar, kişinin toplumsal cinsiyetinin değişmediğini, herkesin bir toplumsal cinsiyeti olduğunu ve kızlar ile erkekler arasındaki seks farklılıklarının anatomik temelli olduğunu bilmezler.

Küçük çocukların gördüğü oyuncaklar, resimli kitaplar ve televizyon programlan hep erkek ve kadın özellikleri arasındaki farklılıktan vurgulama eğilimindedir. Oyuncakçı dükkanları ve mektupla sipariş katalogları ürünlerini genellikle toplumsal cinsiyete göre sınıflandırır. Hatta toplumsal cinsiyet bakımından yansız görünen kimi oyuncaklar bile pratikte böyle değildirler. Örneğin, oyuncak yavru kedi ve tavşanlar kızlara önerilirken, aslan ve kaplanların erkekler için daha uygun olduğu düşünülür.

Vanda Lucia Zammuner, italya ve Hollanda’da, yedi ile on yaşlar arasındaki çocukların oyuncak tercihlerini incelemiştir (Zammuner 1987). Bu çalışmada, çocukların, basmakalıp erkek ve kadın oyuncaklarının yanı sıra sekse göre değişmediği varsayılan oyuncaklar da içlerinde olmak üzere, bir dizi oyuncağa gösterdikleri ilgi çözümlenmiştir. Hem çocuklara hem de anne babalarına, hangi oyuncakların erkek, hangilerinin de kız çocukları için uygun oldukları sorulmuştur.

Yetişkinler ile çocuklar arasında bu konuda gözle görülür bir anlaşma sözkonusudur. Ortalama olarak, İtalyan çocuklar, Hollandalı çocuklara kıyasla sekse göre değişen oyuncaklarla daha fazla oynama eğilimindedirler italyan kültürü, Hollanda toplumuna kıyasla toplumsal cinsiyet farkları üzerine daha geleneksel bir bakışı benimsemeye eğilimi olduğundan, beklentileri doğrulayan bir bulgu, öteki çalışmalarda olduğu gibi, her iki toplumdaki kızlar, toplumsal cinsiyete göre değişmeyen oyuncaklar ya da erkek çocuklarının oyuncaklarıyla, erkek çocukların kız oyuncaklarıyla oynamak istediklerinden daha fazla oynamak istemektedirler.

Öykü Kitapları ve Televizyon

Yirmi beş yıl önce, Lenore VVeitzman ve meslektaşları, okul öncesi çocukları için en çok kullanılan kimi kitaplardaki toplumsal cinsiyet rollerinin çözümlemesini yapmışlar ve toplumsal cinsiyet rolleri arasında açık farklılıklar bulmuşlardır (VVeitzman ve diğerleri 1972). öykü ve resimlerde, kadınlara ll’e l gibi bir aranla ağır basan erkekler çok daha ağırlıklı bir yer tutmaktaydı. Toplumsal cinsiyet kimlikleri olan hayvanlar da dahil edildiğinde, bu oran 95’e l’idi. Dişilerle erkeklerin

etkinlikleri de farklılaşmaktaydı Erkekler, serüven türü uğraşlar ile bağımsızlık ve iç gerektiren ev dışı etkinlikleri gerçekleştirmekteydiler. Kızlar sözkonusu olduğunda, edilgin ve çoğunlukla ev işleriyle uğraşıyor olarak sergilenmekteydiler. Kız, erkekler için yemek pişirip temizlik yapar ya da onların dönüşünü beklerlerdi. Aynı şey öykü kitaplarında bulunan yetişkin kadın ve erkekler içinde büyük ölçüde doğruydu. Eş ve anne olmayan kadınlar, cadılar ya da periler gibi düşsel yaratıklardı. Çözümlenen bütün kitaplarda, evi dışında bir mesleği olan hiçbir kadın yoktu. Buna karşın, erkekler, savaşçı, polis, yargıç, kral vd. idiler.

Daha yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, durumun biraz olsun değişmiş olduğunu düşündürse de, çocuk yazınının çoğunluğunun büyük ölçüde aynı olduğunu göstermektedir (Davies 1991). Örneğin masallar, cinsiyete ve kızlarla erkek çocuklarından sahip olmaları beklenen amaçlar ile hedeflere yönelik olarak, geleneksel bir tutum benimsemektedirler. “Prensim bir gün gelecek” bunun anlamı, birkaç yüzyıl öncesindeki peri masalları türlerindeki gibi, yoksul bir aileden gelen bir kızın talih ve servet düşleyebileceğidir. Bugün bunun anlamı, romantik aşkın idealleriyle daha bir bağlantılı hale gelmiştir. Kimi feministler, en ünlü masalları, bunlardaki genel vurgulan tersine çevirerek yeniden yazmaya çalışmışlardır:

O adamın komik bir burnu olduğuna gerçekten dikkat etmemiştim.

Ve şık elbiseler giyerken kesinlikle çok daha iyi görünüyordu.

Geçen gece göründüğü kadar çekici de değil hiç.

Bu durumda, ben de denediği cam ayakkabı ayağına çok dar geliyormuş gibi yapacağım sanırım (Viorst 1987).

Ne ki, Külkedisi’nin bu biçimindeki gibi, böyle yeniden yazımlar büyük ölçüde yetişkin okuyuculara yönelmektedirler ve sayısız çocuk kitabında anlatılan öyküleri pek etkiledikleri söylenemez

Kimi dikkate değer istisnalar olsa da, çocuklar için hazırlanan televizyon programları üzerine yapılan çözümlemeler de, çocuk kitaplarındaki bulgularla uyum içinde olan sonuçlar vermektedirler. En fazla izlenen çizgi filmler üzerine yapılan çalışmalar, başroldeki karakterlerin erkek olduklarını ve erkeklerin etken uğraşlarda ağır bastıklarını göstermektedir. Benzer görüntüler, programlar arasında verilen reklamlarda da vardır.

Cinsiyet Ayrımcılığı Yapmayan Çocuk Yetiştirmenin Güçlüğü

June Statham, cinsiyet ayrımcılığı yapmayarak çocuk yetiştirmeye istekli bir grup anne ve babayı incelemiştir. Araştırmada, altı aylıktan on iki yaşına kadar çocukları olan on sekiz aileden otuz yetişkin yer almıştır. Anne babalar, orta sınıftan gelmektedir ve çoğu, öğretmen ya da öğretim üyesi olarak akademik çalışma içindedirler. Statham, anne babaların çoğunluğunun yalnızca kızların erkek oğlanlara benzemesine çalışma yoluyla geleneksel seks rollerini değiştirmeye kalkmadıklarını, ancak dişilik ile erkeklik arasında yeni birleşimleri güçlendirmeye çalıştıklarını bulmuştur. Bu anne babalar, erkek çocukların başkalarının duygularına karşı daha duyarlı olmalarım ve samimiyetlerini dile getirebilmelerini istemişler; buna karşılık kızlar da öğrenme ve kendilerini geliştirme fırsatları aramaya yöneltilmişlerdir. Bütün anne babalar, varolan cinsiyet kalıplarıyla savaşmanın zor olduğunu görmüşlerdir. Onlar, çocukları toplumsal cinsiyete göre sınıflanmayan oyuncaklarla oynamaya ikna etmekte oldukça başarılı olmuşlarsa da, bu bile pek çoğunun beklediğinden daha zor olmuştur. Bir anne, araştırmacıya şu yorumda bulunmuştur:

Bir oyuncakçıya girerseniz, erkekler için savaş oyuncakları, kızlar için de evcilik oyuncaklarıyla dolu olduğunu görürsünüz; bu da toplumun durumunu özetlemektedir. Bu, çocukların toplumsallaşma biçimidir: Erkek çocuklara öldürmeyi ve incitmeyi öğretmenin bir sakıncası yoktur; bence bu korkunç, beni hasta ediyor. Oyuncakçılara gitmemeye çalışıyorum; öylesine kızgınım.

Pratik olarak, çocukların tümü gerçekte, kendilerine yakınlarının verdikleri toplumsal cinsiyete göre sınıflanan oyuncaklara sahiptir ve bunlarla oynamaktadırlar.

Şimdi artık, esas karakterlerinin güçlü, bağımsız kızlar olduğu kimi öykü kitapları bulunabilir, ne ki bunların pek azı erkek çocuklarını geleneksel olmayan rollerde gösterirler. Beş yaşındaki bir çocuğun annesi, çocuğuna okuduğu kitaptaki karakterlerin cinsiyetlerini değiştirerek okuduğunda çocuğunun buna gösterdiği tepki hakkında şöyle demektedir:

Aslında, oldukça geleneksel rollerdeki bir erkek ve bir kız çocuğunun bulunduğu kitaptaki bütün kızları erkek, bütün erkekleri de kız yaparak okuduğumda biraz huzursuz oldu. Bunu ilk kez yaparken, “sen erkekleri sevmiyorsun, yalnızca kızları seviyorsun” deme eğilimindeydi. Bunun hiç de doğru olmadığını, yalnızca kızlar hakkında yazılmış yeterince kitabın olmadığını ona açıklamam gerekti (Statham 1986).

Toplumsal cinsiyet toplumsallaşmasının çok güçlü olduğu ve buna meydan okumanın huzursuzluğa yol açabileceği ortadadır. Bir kez toplumsal cinsiyet ‘yüklenildiğinde’, toplum bireylerden ‘kadınlar’ ve ‘erkekler’ olarak davranmalarını beklemektedir. Bu beklentilerin yerine geldiği ve yeniden üretildiği yer, gündelik yaşamın pratikleri içindedir (Lorber 1994; Bourdieu 1990).

Toplumsal Cinsiyeti Oluşturma

J an Morris gibi transseksüeller, öteki cinsiyetin bir üyesi olarak yaşamak isteyen ve bunun için ameliyat geçiren insanlardır. Bunlar aynı zamanda, beden biçimleri ile saçlarının dağılımlarını değiştirmek ve sakal ya da meme gibi ikincil cinsel özellikleri ortaya çıkarmak için yapılan hormon tedavisi de görürler. Cinsiyetin böyle ‘yeniden yüklenmesi’ tam bir cinsiyet değiştirmesi değildir; bu kişilerin kromozomları ve rahim gibi kimi iç organları değişmeden kalır. Adı şimdi artık Mark Rees olan bir transseksüelin gözlemi şudur: “Yanlış bedende yaşıyor olduğuna inanmak, hiç de psikiyatrik tedavi gerektiren bir şey değildir. Beden ile zihin arasındaki sürekli ve acı veren çatışmanın tek seçeneği, usandırıcı, duygusal bakımdan insanı tüketen, çokluk utanç verici ve her zaman acılı olan cinsiyeti yeniden yüklenmedir. Ancak bunun ödülü, kişinin gerçek benliğine dönme özgürlüğüdür.” Ne yazık ki, bu özgürlük, en hafifini söylemek gerekirse, mantıksız olan bir sistem tarafından kuşatılmaktadır ve bu konuda İngiltere, birçok ülkenin, bu arada Kanada, İtalya, Almanya, Hollanda, Norveç, İsveç, Polonya, İsviçre, Türkiye ve Endonezya ile A.B.D.’deki 48 eyaletin de gerisindedir.

Rees, şuna değinmektedir: “Hükümet, pasaporttan üniversite diplomasına, ehliyete ve kütüphane kartına kadar başka belgelerin değiştirilmesine olanak tanımaktadır. Transseksüelliği tıbbi bir durum olarak tanımakta, hatta ruhsal tedavi, hormon tedavisi ve ameliyat parasını da ödemektedir; yine de, bütün bunlardan sonra, insan haklarının tamamının yasal olarak tanınmasında esas olan bir belgenin değiştirilmesini kabul etmemektedir” yani, doğum belgesinin.
Kaynak: Gıınrdian, 1996 (yalnızca metin)

Bizim toplumsal cinsiyet kimliğimiz hakkındaki anlayışlarımız, bunlara bağlantılı olan cinsel tutum ve eğilimlerimizle birlikte, öylesine erken bir yaşta oluşmaktadır ki, bizler yetişkinler olarak bunları çoğunlukla elde bir diye görürüz. Yine de toplumsal cinsiyet, bir kız ya da erkek olarak davranmayı öğrenmekten daha fazla bir şeydir. Toplumsal cinsiyet farklılıkları, her gün yaşadığımız bir şeydir.

Başka deyişle, toplumsal cinsiyet sadece varolan bir şey değildir; hepimiz, kimi sosyologların söyledikleri gibi, başkalarıyla olan toplumsal etkileşimlerimizde ‘toplumsal cinsiyeti oluşturmaktayız’ (Zimmerman 1987). Örneğin Jan Morris, kendisinden bir lokantada erkek olarak değil de, kadın olarak ne kadar farklı davranma­sının beklendiğini keşfettiğinde, toplumsal cinsiyeti nasıl oluşturacağını öğrenmek orunda kalmıştı. Kendisinin de söylediği gibi, toplumsal cinsiyetlenmemiş nitelikti ‘varoluşun hiçbir yönü’ yoktur. Yine de, bunun böyle olduğunu cinsiyet değişene kadar fark etmemişti. Toplumsal cinsiyeti oluşturmamızın ince biçimleri yalızın öylesine büyük bir parçasıdır ki, yitirilene ya da kökten bir biçimde değiştirilene kadar onları fark etmeyiz bile.

Toplumsal cinsiyetin sürekli olarak öğrenildiği ve yeniden öğrenildiği olgusu, toplumsal yeniden üretim kavramının önemini göstermektedir (bakınız 1. Bölüm). Bizler bir gün boyunca, binlerce önemsiz eylemde cinsiyeti toplumsal olarak yeniden üretiriz oluşturur ve yeniden oluştururuz. Bu aynı süreç toplumsal cinsiyeti, başkalarıyla olan etkileşimlerimizde yaratılan ve yeniden yaratılan bir toplumsal kurum olarak anlamamıza yardıma olur. Daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi, toplumsal cinsiyet farklılıkları, aile, din, iş ve sınıf gibi öteki toplumsal kurumların önemli bir parçasıdır.

Toplumsal Cinsiyet Kimliği ve Cinsellik: İki Kuram

Freud’un Toplumsal Cinsiyet Gelişim Kuramı

Toplumsal cinsiyet kimliğinin ortaya çıkışı konusundaki belki de en etkili ve çok tartışılan kuram, Sigmund Freud”un kuramıdır. Freud”a göre, bebek ve küçük çocuklardaki toplumsal cinsiyet farklılıklarını öğrenmenin merkezinde, penisin varlığı ya da yokluğu yer almaktadır. “Benim bir penisim var” deyişi, “Ben bir erkeğim” deyişine özdeş iken “Ben bir kızım” deyişi ise “Benim bir penisim yok” deyişine özdeştir. Freud, buradaki sorunun yalnızca anatomik ayrılıklar olmadığını söylemeye özen gösterir; penisin varlığı ya da yokluğu, erkeklik ya da kadınlık için bir simgedir. ; Bu kurama göre, yaklaşık dört ya da beş yaşlarındaki bir erkek çocuğu babasının kendisinden beklediği disiplin ve özerklik yüzünden, onun kendi penisini kesmek istediğini düşleyerek kendisini tehdit altında hisseder. Çocuk kısmen bilinçli olsa da, çoğunlukla bilinçsiz bir biçimde babasını, annesine duyduğu bağlanmaya karşı bir rakip olarak görür. Annesine duyduğu erotik duygulan bastıran ve babasını üstün bir varlık olarak gören çocuk, kendisini babasıyla özdeşleştirir ve kendi erkek kimliği­nin farkına varır. Çocuk annesine duyduğu aşkı, bilinçsiz nitelikteki babasının kendisini hadım edeceği korkusuyla bırakır, öte yandan kızların, ‘penis kıskançlığı’ duydukları varsayılır çünkü, erkek çocuklarını ayırt eden görünür bir organa sahip değildirler. Annesi, kız çocuğunun gözündeki önemini yitirir çünkü, onun da penisi yoktur ve bir tane bulamıyor görünmektedir. Kız kendisini annesiyle özdeşleştirdiğinde, ‘ikinci en iyi’nin farkedilmesinde içerilen boyun eğme tutumunu devralır.

Bir kez bu aşama bittiğinde, çocuk erotik duygularını bastırmayı öğrenmiş olur. Freud’a göre, yaklaşık beş yaşından ergenlik çağına kadar olan dönem bir örtüklük dönemidir cinsel etkinlikler, ergenlikte ortaya çıkan biyolojik değişmeler erotik istekleri doğrudan bir biçimde yemden etken hale getirene kadar askıya alınır. Okulun başlangıcıyla ortalarını kapsayan bu örtüklük dönemi, aynı cinsiyetten oluşan yakın arkadaş gruplarının, çocuğun yaşamındaki öneminin en fazla olduğu bir dönemdir.

Freud’un görüşlerine, pek çok başka yazarın yanında özellikle feministler tarafından önemli eleştiriler yöneltilmiştir (Mitcheü 1973; Cuward 1984). İlk olarak, Freud, toplumsal cinsiyet kimliğini, cinsel organların farkedilmesiyle gereğinden fazla eşleştiriyor gibidir; burada kesinlikle başka, daha incelikli etkenler de sözkonusudur. ikinci olarak, kuram, penisin, yalnızca erkeklik organının yokluğu diye düşünülen vajinadan daha üstün olduğu anlayışına bağımlı gibidir. Neden kadın cinsel organları erkeğinkilerden daha üstün olmasın ki? Üçüncüsü, Freud babayı, birincil disiplin edici eyleyen olarak görmektedir; ne ki, pek çok kültürde, anne disiplinin uygulanmasında daha önemli bir rol oynar. Dördüncüsü, Freud, toplumsal cinsiyetin öğrenilmesinin, dört ya da beş yaş civarında yoğunlaştığına inanmaktadır. Daha sonraki yazarların çoğunluğu, bebeklikte başlayan, daha önceki öğrenmenin önemini vurgulamışlardır.

Chodorovv’un Toplumsal Cinsiyet Gelişimi Kuramı

Toplumsal cinsiyetin gelişimini inceleyen pek çok yazar Freud’un yaklaşımını kullanmışsa da, bu yaklaşımı kimi önemli bakımlardan değiştirmişlerdir. Buna bir örnek, sosyolog Nancy Chodorovv’dur (1978, 1988). Chodorovv, kendisini erkek ya da kadın olarak görmeyi öğrenmenin, bebeğin erken bir yaşta anne babasına bağlanmasıyla ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Chodorovv, babanın yerine annenin önemini, Freud’un yaptığından çok daha fazla vurgulamaktadır. Bir çocuk, yaşamının ilk dönemlerinde, annenin kendi üzerindeki etkisinin kolayca en baskın etki olması nedeniyle, anneye duygusal olarak bağlanma eğilimi taşımaktadır. Bu bağlanma, ayrı bir benlik duygusuna erişmek için bir noktada kopar çocuk, daha az sıkı bir bağımlılık içine girmelidir.

Chodorovv, bu kopuş sürecinin, erkek ve kız çocuklarında ayrı ayrı yollardan gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Kızlar, annelerine yakın olmayı sürdürürler örneğin, anneyi kucaklama, öpme ve onun yaptıklarına öykünme olanağına sahip olarak. Anneden kesin bir kopuş olmaması yüzünden, kız çocuk, sonra da yetişkin kadın, başka insanlarla daha bağlantılı bir benlik duygusu geliştirir. Kadının kimliğinin, bir başkasının kimliğiyle kaynaşmış ya da onunkine bağımlı olma olasılığı daha fazladır: îlk olarak annesininkine, daha sonra da bir erkeğinkine. Chodorovv’a göre bu, kadınlardaki duyarlılık ve duygusal sevecenlik özelliklerini ortaya çıkartır.

Erkek çocuklar bir benlik duygusunu, kendilerinin başlangıçtaki anneye yakınlıklarını kökten bir biçimde, kendi erkeklik anlayışlarını kadınsı olmayandan türeterek yadsıma yoluyla elde ederler. Onlar, ‘kız kardeş gibi’ ya da ‘anasının kuzusu’ olmamayı öğrenirler. Bir sonuç olarak, erkek çocukları, başkalarıyla yakın ilişki kurabilmekte görece daha beceriksizdirler; dünyaya bakmanın daha çözümsel yollarını geliştirirler. Kendi yaşamlarına ilişkin olarak, başarı üzerinde duran, daha etken bir bakışı benimserler; ne ki, kendilerinin ve başkalarının duygularını anlaya­bilme yeteneklerini bastırmışlardır.

Chodorovv, Freud’un vurgusunu, bir dereceye kadar tersine çevirmektedir. Kadınlık yerine erkeklik bir kayıpla, anneye olan sıkı bağlılığın yitirilmesiyle tanımlanmaktadır. Erkek kimliği, ayrılma yoluyla biçimlenmektedir; bu yüzden, erkekler yaşamlarının daha sonraki dönemlerinde, başkalarıyla yakın duygusal bağlar içine girdiklerinde, bilinçsiz olarak kendi kimliklerinin tehlikeye düştüğünü duyumsarlar. Kadınlar, öte yandan, bir başka kişiyle olan yakın ilişkinin yokluğunun kendilerine olan güvenlerini tehdit ettiğini duyumsarlar. Bu kalıplar, çocukların erken yaşlardaki toplumsallaşmasında, kadınların oynadığı birincil rol nedeniyle bir kuşaktan ötekine aktarılırlar. Kadınlar kendilerini esas olarak ilişkiler bakımından tanımlar ve dile getirirler. Erkekler bu gereksinimleri bastırırlar ve dünyaya karşı daha güdümleyici bir tutumu benimserler.

Chodorow’un çalışmaları, çeşitli eleştirlerle karşılaşmıştır. Janet Sayers, örneğin, Chodorovv’un kadınların, özellikle günümüzdeki, özerk, bağımsız varlıklar olma savaşımlarını açıklamadığını ileri sümüştür (Sayers 1986). Sayers, kadınların (ve erkeklerin) ruhsal yapılarının Chodorovv’un kuramının ileri sürdüğünden daha çelişkili olduğunu belirtmektedir. Kadınsılık, yalnızca belirli bağlamlarda açığa çıkan saldırganlık ve iddialı olma duygularını gizleyebilir (Brennan 1988). Chodorow ayrıca, beyaz, orta sınıf aile modeline dayanan dar aile anlayışı yüzünden de eleştirilmiştir. Örneğin, anne ya da babadan yalnızca birisinin bulunduğu evlerde ya da çocukların birden fazla yetişkin tarafından büyütüldüğü ailelerde ne olacaktır?

Bu eleştiriler, Chodorovv’un önemli olmayı sürdüren düşüncelerini çökertmemektedir. Bu düşünceler, kadınlığın nitelikleri hakkında bize çok şey öğretmektedir ve erkek dile getirememezliği denen şeyi erkeklerin duygularını başkalarına göstermekte çektikleri güçlüğü anlamamıza yardımcı olmaktadır.

İnsan Cinselliği

Toplumsal cinsiyet farklılıkları üzerine yapılan çalışmalarda olduği gibi, insanın cinsel davranışı hakkındaki, bunun karşıtı olarak toplumsal ve kültürel etkilerin önemine karşı biyolojinin önemi üzerinde de araştırmacılar anlaşmazlık içindedirler. Toplumsal cinsiyet farklılığı ve cinsellik üzerine yapılan araştırmalardaki önemli bir ortak nokta, her iki alanın da insanları anlayabilmek için hayvanlara bakmasıdır. Öncelikle, biyolojik savların kimilerine ve savların doğurduğu eleştirilere bakacağız. Bunun ardından, cinsel davranış üzerindeki toplumsal etkileri inceleyeceğiz; bu da bizi insan cinselliğindeki çok büyük değişmeleri tartışmaya götürecektir.

Biyoloji ve Cinsel Davranış

Cinselliğin biyolojik bir temeli olduğu ortadadır çünkü, kadın anatomisi, erkek anatomisinden farklıdır; orgazm deneyimi de farklılık gösterir. Ayrıca, çoğalmak için biyolojik bir zorunluluk vardır; başka türlü, insan türünün soyu tükenirdi. Kimi biyologlar, erkeklerin neden kadınlara kıyasla uçkurlarına daha düşkün olduklarının evrimsel bir açıklaması olduğunu ileri sürmektedirler (2. Bölüm’e bakınız). Bunun için öne sürülen sav, erkeklerin biyolojik olarak, tohumlarının hayatta kalma şansını en yükseğe çıkarmak için, olabildiğince çok kadını gebe bırakmaya eğilimli olduklarıdır. Belirli bir anda döllenebilecek yalnızca bir tek yumurtaları bulunan kadınların, böyle biyolojik çıkarları yoktur. Bunun yerine, çocuklarını korumak için kullanılacak biyolojik kalıtın korunabilmesi için istikrarlı eşler isterler.

Bu sav, hayvanların cinsel davranışları üzerine yapılan, erkeklerin olağan olarak aynı türün dişilerine kıyasla uçkurlarına daha düşkün olduklarını gösterme savındaki çalışmalar tarafından da desteklenmektedir.

Ne ki, daha yenilerdeki çalışmalar, hayvan krallığındaki dişi sadakatsizliğinin gerçekte oldukça yaygın olduğunu ve pek çok hayvanın cinsel etkinliklerinin, düşünüldüğünden daha karmaşık olduğunu göstermiştir. Bir zamanlar, dişilerin yavruları için daha üstün bir genetik kalıt potansiyeli en fazla olan erkeklere eş oldu­ğuna inanılırdı. Ancak, dişi kuşlar üzerine yapılan, dişi kuşların fazladan bir eşi, genleri için değil ancak yavruları için daha iyi bir baba olduğu ve onları yetiştirmek için daha iyi bir yuva sağladığı için seçtiklerini ileri süren yeni bir çalışma bu sava karşı çıkmaktadır. Bu çalışmanın vardığı sonuç şudur: “Çiftleşmede, spermin aktarılmasından çok daha fazlası sözkonusudur. Bu dişiler, geleceklerini düşünüyor olabilirler” (Angier 1994’ten aktarma).

Bu tür araştırmaların sonuçları, özellikle insan cinsel davranışı bakımından deneme niteliğindedir. Göreceğimiz gibi, cinsellik bütünüyle biyolojik özelliklere yüklenemeyecek kadar karmaşıktır.

Cinsel Davranış Üzerindeki Toplumsal Etkiler

İnsanların çoğunluğu, bütün toplumlarda, heteroseksüeldir duygusal bağlanma ve cinsel zevk için öteki cinse yanaşılar. Heteroseksüellik, her toplumda evlilik ve ailenin temelidir.

Yine de, azınlıkta kalan pek çok cinsel tercih ve eğilim de vardır. Judith Lorber, insanlar arasındaki on gibi yüksek bir sayıdaki cinsel kimliği ayırt etmektedir: heteroseksüel kadın, heteroseksüel erkek, eşcinsel kadın, eşcinsel erkek, kadın, biseksüel erkek, transvesti kadın (düzenli olarak erkek gibi giyinen bir kadın), transvesti erkek (düzenli olarak kadın gibi giyinen bir erkek), transseksüel kadın (Jan Morris gibi, kadın olan bir erkek) ve transseksüel erkek (erkek olan bir kadın). Cinsel pratiklerin kendileri daha da çeşitlidir. Freud insanlara, ‘çokbiçimli sapıklar’ demekteydi. Bununla, insanların çok çeşitli cinsel zevkleri olduğunu ve bu zevkleri, belirli bir toplumda, kimilerinin ahlakdışı ya da yasadışı diye görülmelerine karşın, izlediklerini kast etmekteydi. Freud araştırmalarına ilk olarak, pek çok insanın cinsel bakımdan iffet düşkünü olduğu on dokuzuncu yüzyıl sonlarında başlamıştı; yine de, buna karşın, hastalarının cinsel uğraşları inanılmaz derecede çeşitlilik sergilemekteydi. Olası cinsel pratikler arasında şunlar vardır: Bir erkek ya da kadın, kadınlar, erkekler ya da her ikisiyle birden cinsel ilişkiye girebilir. Bu, aynı anda tek kişiyle ya da üç ya da daha fazla kişiyle olabilir. Kişi kendisiyle cinsel ilişki kurabilir (elle doyum) ya da hiç kimseyle kurmayabilir (bakirlik). Kişi transseksüellerle ya da erotik olarak karşı cinsin giysilerini giyen kişilerle ilişki kurabilir; pornografi ya da cinsel oyuncakları kullanabilir; sadomazoşist (bağlanmakla acı çekmenin erotik kullanımı) olabilir; hayvanlarla cinsel ilişki kurabilir, vs. (Lorber 1994). Bütün toplumlarda, kimi pratikleri onaylarken ötekilerine engel olan ya da kınayan cinsel normlar vardır. Ne ki, böyle normlar, farklı kültürler arasında oldukça değişkenlik gösterir. Eşcinsellik buna bir örnektir. Daha sonra tartışılacağı gibi, kimi kültürler eşcinselliği ya hoşgörmüşler ya da kimi bağlamlarda etken bir biçimde özendirmişlerdir, örneğin, antik Yunanda, erkeklerin oğlanlara duyduğu sevgi, cinsel sevginin en yüce biçimi olarak idealleştirilmiştir.

Kabul edilmiş cinsel davranış türleri de, cinsel tepkilerinin çoğunluğunun doğuştan gelmek yerine öğrenilmiş olduğunu bilmemizin bir yolu olacak biçimde, kültürden kültüre değişmektedir. Bu konudaki en kapsamlı çalışma, kırk yıl önce, iki yüzden fazla toplumdan elde edilmiş antropolojik kanıtları derleyen Clellan Ford ile Frank Beach (1951) tarafından yapılmıştır. Neyin ‘doğal’ cinsel davranış diye görüleceğine ve cinsel çekicilik normlarına ilişkin olarak çarpıcı farklılıklar gözlen­miştir, örneğin, kimi kültürlerde, cinsel birleşme öncesindeki, belki de saatler süren ön oyunlar, istenir ve hatta gerekli görülmektedir; başka kültürlerde ise ön oyunlar hemen hemen hiç yoktur. Kimi toplumlarda, çok sık cinsel birleşmenin fiziksel zayıflığa ya da hastalığa yol açacağına inanılmaktadır. Güney Pasifikteki Senianglar arasında, sevişmenin uzatılmasının istenirliği hakkındaki öğütler, köyün yaşlıları tarafından verilmektedir bu yaşlılar ayrıca, ak saçlı bir kişinin her gece çiftleşmesinin meşru olduğuna da inanmaktadırlar!

Kültürlerin çoğunluğunda, cinsel çekicilik normları (hem kadınlar hem de erkekler tarafından benimsenen), Batıda kadınların ev dışındaki alanlarda giderek artan biçimde etkin hale gelmeleriyle yavaş yavaş değişiyor görünen bir durum olsa da, erkeklere kıyasla kadınların fiziksel görünüşleri üzerinde daha çok odaklan­maktadır. Bununla birlikte, kadın güzelliğindeki en önemli özellikler diye görülen özellikler büyük farklılıklar göstermektedir. Çağcıl Batıda, zayıf, ince bir beden hayranlık uyandırır; buna karşılık başka kültürlerde, çok daha geniş bir biçim çekici diye görülür (6. Bölüme bakınız). Kimi zaman memeler bir cinsel uyarı kaynağı diye görülmezken, kimi toplumlarda bunlara büyük bir erotik önem yüklenir. Kimi toplumlar yüzün biçimine büyük önem verirken ötekiler gözlerin biçim ve rengi ya da burun ve dudakların büyüklük ve biçimlerine büyük önem vermektedir.

Batı Kültüründe Cinsellik

Batının cinsel davranışa yönelik tutumu, neredeyse iki bin yıldan bu yana, öncelikle Hıristiyanlık tarafından biçimlendirilmiştir. Farklı Hıristiyan mezhep ya da topluluklar, cinselliğin yaşamdaki yeri hakkında değişen görüşleri benimsemiş olsalar da, Hıristiyan kilisesinin baskın görüşü, üreme dışında bütün cinsel davranışlara kuşkuyla yaklaşmak olmuştur. Kimi dönemlerde, bu görüş toplumun genelindeki aşırı bir iffet düşkünlüğüne yol açmıştır. Ne ki başka zamanlarda, pek çok insan yaygın bir biçimde, dinsel yetkeler tarafından yasaklanmış pratikleri (zina gibi) benimseyerek kilisenin öğretilerini yok saymış ya da bunlara tepki göstermiştir. 1. Bölüm’de değinildiği gibi, cinsel doyuma evlilik yoluyla ulaşılabileceği ve ulaşılması gerektiği düşüncesi enderdi.

On dokuzuncu yüzyılda, cinsellik hakkındaki dinsel yargılar yerini kısmen tıbbi yargılara bırakmıştı. Bununla birlikte, doktorlar tarafından yazılan ilk yazıla oldukça değişkenlik gösterir. Eşcinsellik buna bir örnektir. Daha sonra tartışılacağı gibi, kimi kültürler eşcinselliği ya hoşgörmüşler ya da kimi bağlamlarda etken bir biçimde özendirmişlerdir. Örneğin, antik Yunanda, erkeklerin oğlanlara duyduğu sevgi, cinsel sevginin en yüce biçimi olarak idealleştirilmiştir.

Kabul edilmiş cinsel davranış türleri de, cinsel tepkilerinin çoğunluğunun doğuştan gelmek yerine öğrenilmiş olduğunu bilmemizin bir yolu olacak biçimde, kültürden kültüre değişmektedir. Bu konudaki en kapsamlı çalışma, kırk yıl önce, iki yüzden fazla toplumdan elde edilmiş antropolojik kanıtları derleyen Clellan Ford ile Frank Beach (1951) tarafından yapılmıştır. Neyin ‘doğal’ cinsel davranış diye görüleceğine ve cinsel çekicilik normlarına ilişkin olarak çarpıcı farklılıklar gözlenmiştir. Örneğin, kimi kültürlerde, cinsel birleşme öncesindeki, belki de saatler süren ön oyunlar, istenir ve hatta gerekli görülmektedir; başka kültürlerde ise ön oyunlar hemen hemen hiç yoktur. Kimi toplumlarda, çok sık cinsel birleşmenin fiziksel zayıflığa ya da hastalığa yol açacağına inanılmaktadır. Güney Pasifikteki Senianglar arasında, sevişmenin uzatılmasının istenirliği hakkındaki öğütler, köyün yaşlıları tarafından verilmektedir bu yaşlılar ayrıca, ak saçlı bir kişinin her gece çiftleşmesinin meşru olduğuna da inanmaktadırlar!

Kültürlerin çoğunluğunda, cinsel çekicilik normları (hem kadınlar hem de erkekler tarafından benimsenen), Batıda kadınların ev dışındaki alanlarda giderek artan biçimde etkin hale gelmeleriyle yavaş yavaş değişiyor görünen bir durum olsa da, erkeklere kıyasla kadınların fiziksel görünüşleri üzerinde daha çok odaklan­maktadır. Bununla birlikte, kadın güzelliğindeki en önemli özellikler diye görülen özellikler büyük farklılıklar göstermektedir. Çağcıl Batıda, zayıf, ince bir beden hayranlık uyandırır; buna karşılık başka kültürlerde, çok daha geniş bir biçim çekici diye görülür (6. Bölüme bakınız). Kimi zaman memeler bir cinsel uyan kaynağı diye görülmezken, kimi toplumlarda bunlara büyük bir erotik önem yüklenir. Kimi toplumlar yüzün biçimine büyük önem verirken ötekiler gözlerin biçim ve rengi ya da burun ve dudakların büyüklük ve biçimlerine büyük önem vermektedir.

Batı Kültüründe Cinsellik

Batının cinsel davranışa yönelik tutumu, neredeyse iki bin yıldan bu yana, öncelikle Hıristiyanlık tarafından biçimlendirilmiştir. Farklı Hıristiyan mezhep ya dal topluluklar, cinselliğin yaşamdaki yeri hakkında değişen görüşleri benimsemiş olsalar da, Hıristiyan kilisesinin baskın görüşü, üreme dışında bütün cinsel davranışlara kuşkuyla yaklaşmak olmuştur. Kimi dönemlerde, bu görüş toplumun genelini deki aşın bir iffet düşkünlüğüne yol açmıştır. Ne ki başka zamanlarda, pek çok inl san yaygın bir biçimde, dinsel yetkeler tarafından yasaklanmış pratikleri (zina gibi)! benimseyerek kilisenin öğretilerini yok saymış ya da bunlara tepki göstermiştir, ilk Bölüm’de değinildiği gibi, cinsel doyuma evlilik yoluyla ulaşılabileceği ve ulaşılması gerektiği düşüncesi enderdi.
~

On dokuzuncu yüzyılda, cinsellik hakkındaki dinsel yargılar yerini kısma tıbbi yargılara bırakmıştı. Bununla birlikte, doktorlar tarafından yazılan ilk yazıların çoğunluğu, kilisenin görüşleri kadar katıydı. Kimileri, cinsel etkinliğin üremeyle bağlantısı olmayan her türünün ciddi fiziksel zararları olduğunu ileri sürmekteydiler. Elle doyumun, körlük, delilik, kalp hastalığı ve diğer rahatsızlıklara yol açacağı ileri sürülürken, oral seksin kansere neden olacağı savlanmıştı. Viktorya çağın­da, cinsel ikiyüzlülük yaygındı. Erdemli kadınların, kocalarının yaklaşmalarını yal­nızca bir görev olarak kabul eder biçimde cinselliğe kayıtsız olduklarına inanılmaktaydı. Yine de gelişen, kasaba ve kentlerde fahişelik yaygındı ve çokluk hoşgörülmekteydi; ‘hafifmeşrep’ kadınların, saygıdeğer kızkardeşlerinden bütünüyle farklı bir kategoride yer aldıkları düşünülmekteydi.

Dışarıdan bakıldığında, kendilerini eşlerine adamış, namuslu, iyi vatandaşlar olarak görünen pek çok Viktorya çağı erkeği, düzenli olarak fahişelere gitmekteydi ya da kendilerine metres tutmaktaydılar. Böyle davranışlara hoşgörüyle bakılırken, kendilerine sevgili bulan kadınların davranışı skandal olarak görülmekteydi ve bu kadınlar, eğer yaptıkları açığa çıkarsa, kibar muhitlerden dışlanmaktaydılar. Erkeklerle kadınların cinsel etkinliklerine yönelik farklı tutumlar, varlığını uzun zaman sürdüren ve kalıntıları hâlâ yaşayan bir cifte standart oluşturmaktaydı.

Yatan zamanlarda, cinselliğe yönelik geleneksel tutumlar, özellikle 1960’larda güçlenen, çok daha özgürlükçü görüşlerle yanyana varolmaktadır. Kimi insanlar, özellikle Hıristiyan öğretilerden etkilenmiş olanlar, evlilik öncesi cinsel ilişkinin yanlış olduğuna inanmaktadırlar ve evlilik sınırları içerisindeki heteroseksüel davranış dışındaki bütün cinsel davranış biçimlerinin cinsel zevkin istenir olan ve önemli bir yön olduğu artık çok daha yaygın biçimde kabul edilse de karşısındadırlar. Ötekiler, buna karşın, evlilik öncesi cinsel ilişkiye göz yummakta ya da etkin biçimde onaylamakta; farklı cinsel pratiklere de hoşgörüyle yaklaşmaktadırlar. Batı ülkelerinin çoğundaki cinsel tutumlar, geçmiş otuz yıl boyunca hiç kuşkusuz daha hoşgörülü hale gelmiştir. Film ve oyunlarda daha önce hiçbir biçimde kabul edilemez görülen sahneler yer almakta ve pornografik malzemeler, isteyen yetişkinlerin çoğunluğu tarafından kolayca elde edilebilmektedir.

Cinsel davranış: Kinsey’in çalışmaları

Kamunun cinselliğe ilişkin değerleri hakkında, mahrem pratikler hakkında olduğundan daha güvenle konuşabiliriz, çünkü bu mahrem pratiklerin pek çoğu yapıları gereği belgelenememektedir. Alfred Kinsey, A.B.D.’de 1940’lar ile 50’lerde araştırmalarına başladığında, gerçek cinsel davranışın önemli bir incelemesi ilk kez yapılmaktaydı. Kinsey ve arkadaşları, dinsel örgütlerden tepkiler almışlar, çalışmaları gazetelerde ve Kongrede ahlakdışı diye kınanmıştı. Ne ki Kinsey direndi ve so­nunda, beyaz Amerikan nüfusu anlamlı derecede temsil eden bir örnekleme olan on sekiz bin insanın cinsel yaşam tarihlerini elde etti (Kinsey ve arkadaşları, 1948, 1953).

Kinsey’in vardığı sonuçlar, çoğunluk için şaşırtıcı, pek çok kişi için de şok edici nitelikteydiler çünkü, bu sonuçlar kamunun sözkonusu dönemdeki cinsel davranışa ilişkin beklentileriyle, gerçek cinsel davranış arasında büyük bir farklılık olduğunu göstermekteydiler. Kinsey, erkeklerin neredeyse % 70’inin fahişelere gittiğini ve % 84’ünün evlilik öncesi cinsel ilişki kurduğunu bulmuştu. Yine de erkeklerin % 40’ı, çifte standart izler biçimde, eşlerinin evlenirken bakire olmalarını beklemekteydi. Erkeklerin % 90’dan fazlası, elle doyum yapmaktaydı ve yaklaşık % 60’ı da oral seksin bir biçimini uygulamışlardı. Kadınlara gelince, bunların % 50 kadarı evlilik öncesi, çoğunlukla gelecekteki kocalarıyla olmak üzere, cinsel deneyim yaşamışlardı. Kadınların % 60’lık bölümü elle doyum gerçekleştirmekteydiler ve aynı yüzdeyle oraljenital ilişki içine girmiş idiler.

Kinsey’in bulgularının gösterdiği, kamunun kabul ettiği tutumlar ile gerçek davranış arasındaki fark olasılıkla, sözü edilen dönem içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, özellikte büyüktü. Bir cinsel özgürleşme aşaması oldukça erken bir dönemde, 1920’lerde, pek çok genç insanın daha önceki kuşakların yaşamını yöneten katı ahlaki yasalardan kurtulmuş olduklarını duyumsadıkları bir dö­nemde başlamıştı. Cinsel davranış olasılıkla çok değişmişti, ancak cinselliğe ilişkin sorunlar, bugünlerde olduğu gibi açık açık tartışılamıyordu. Kamu düzeyinde hâlâ güçlü bir biçimde onaylanmayan cinsel etkinliklere katılan insanlar, bu etkinliklerini gizliyorlardı ve başkalarının hangi derecede benzer pratikleri uyguladıklarını bilmiyorlardı. 1960’larm daha hoşgörülü ortamı, açıkça ilan edilen tutumların, gerçek davranışlarla daha bir uyumlu hale gelmesine yol açmıştır.

Kinsey’den Sonra Cinsel Davranış

1960’larda, karşı kültür niteliğindeki ‘hippi’ yaşam biçimleriyle elele gidenler gibi, varolan düzene meydan okuyan toplumsal hareketler de varolan cinsel normları kırmıştı. Bu hareketler, cinsel özgürlüğü kutsanmışlardır; kadınlar için doğum kontrol haplarının bulunması da, cinsel zevkin üremeden açıkça ayrılmasına olanak sağlamıştır. Kadın grupları aynı zamanda, erkek cinsel değerlerinden daha fazla kurtulmak, çifte standardın yadsınması ve kadınların ilişkilerinde daha fazla cinsel doyuma ulaşma gereksinimlerinin tanınması için bastırmaya başlamışlardır.

Yakın zamanlara kadar, cinsel davranışın Kinsey’in zamanından bu yana nasıl değiştiğini doğrulukla bilmek güçtü. 1980’lerin sonlarında, Lillian Rubin on üç ile kırk sekiz yaş arasındaki bin Amerikalıyla konuşarak, son otuz yıl boyunca cinsel davranış ve tutumlarda ne gibi değişiklikler olduğunu ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Rubin’in bulgularına göre, gerçekte önemli gelişmeler ortaya çıkmıştı. Cinsel etkinlik tipik olarak, daha önceki kuşak için sözkonusu olandan daha genç bir yaşta başlıyordu; dahası, yeniyetmelerin cinsel pratikleri en az yetişkinlerinkiler kadar değişken ve kapsayıcı olma eğilimi gösteriyordu. Çifte standardın hâlâ varolmasına karşın, bu artık eskisi kadar güçlü değildi. En önemli değişikliklerden birisi, kadınların ilişkilerinde cinsel zevki bekledikleri ve etkin bir bir biçimde bu zevki aradıklarıydı. Kadınlar artık, yalnızca cinsel doyum vermekle kalmayıp cinsel doyuma ulaşmayı da bekliyorlardı Robin’in ileri sürdüğüne göre, her iki cins için de önemli sonuçlan olan bir görüngü.

Kadınlar artık, cinsel bakımdan bir zamanlar olduklarından daha özgürdürler;ne ki, erkeklerin çoğunluğunun alkışladıkları bu gelişmenin yanında kadınlar, pek çok erkeğin kabullenmekte zorlandığı, yeni bir kendilerini öne çıkarma eğilimine girmişlerdir. Rubin’in konuştuğu erkekler sık sık “kendilerini yetersiz duyduklarını”, “hiçbir şeyi doğru dürüst yapamadıklarını”, ve “bugünlerde kadınları doyuma ulaştırmayı olanaksız bulduklarını” söylemişlerdir (Rubin 1990).
~

Erkekler kendilerini yetersiz duymaktadırlar öyle mi? Bu, beklemeye alışık olduğumuz her şeyle çelişmiyor mu? Çünkü çağcıl toplumda, erkekler çoğu alanda baskın olmayı sürdürmektedirler ve genel olarak kadınlara karşı davranışları, kadınların onlara davranışlarından çok daha fazla şiddet içermektedir. Böylesi bir şiddet büyük ölçüde, kadınların denetlenmesini ve onlara boyu eğdirmenin sürmesini amaçlamaktadır. Yine de kimi yazarlar, erkekliğin, bir ödül olduğu kadar bir yük de olduğunu ileri sürmeye başlamışlardır. Bu yazarlar, erkek cinselliğinin büyük bölümünün doyum sağlayıcı olmak yerine zorlayıcı olduğunu da eklemektedirler. Eğer erkekler cinselliklerini bir denetim aracı olarak kullanmayı bıraksaydılar, yalnızca kadınlar değil, kendileri de bundan kazançlı çıkarlardı.

Yeni bir sadakat mi?

1994’te, bir araştırmacılar grubu, Kinsey’den bu yana herhangi bir ülkedeki cinsellik üzerine yapılmış en kapsamlı çalışma olan The Social Organization of Sexuality: Semai Practices in the United States [Cinselliğin Toplumsal Örgütlenmesi: A.B.D.’deki Cinsel Pratikler] adlı kitabı çıkardılar. Pek çoğunu şaşırtır biçimde, bu araştırmacıların bulguları Amerikalılar arasında temel bir cinsel tutuculuğun bulunduğu­nu düşündürmektedir örneğin, deneklerin % 83’ünün, geçmiş bir yıl boyunca yalnızca tek bir eşleri olmuştur (ya da hiç eşleri olmamıştır); bu oran, evli kişiler arasında % 96’ya çıkmaktadır. Kişinin eşine olan sadakati de oldukça yaygındı: Kadınların yalnızca % 10’u, erkeklerinse % 25’i, yaşamları boyunca tek bir kez evlilik dışı bir ilişkileri olduğunu belirtmişlerdir. Çalışmaya göre, Amerikalıların yaşamla­rı boyunca ortalama üç eşleri bulunmaktaydı. Cinsel davranışın görünürde oturmuş bir nitelik sergilemesine karşın, bu çalışmadan kimi açık seçik değişikliklerin ortaya çıktığı da görülmektedir; bunlardan en önemlisi, evlilik öncesi cinsel dene­yimdeki, özellikle kadınlar arasında, giderek hızlanan artıştır. Aslında, bugün evli olan Amerikalıların % 95’i, cinsel bakımdan deneyimlidirler (Laumann ve arkadaşları 1994).

Cinsel davranış hakkındaki derlemeler, güçlüklerle doludur. Yalınca, insanların kendilerine sorulduğunda cinsel yaşamlarını ne kadar dürüstçe anlatıyor olduklarını bilemiyoruz. The Social Organization of Sexuality kitabı, Amerikalıların cinsel yaşamlarında, Kinsey’in raporlarının zamanında olduklarından çok daha az serüven düşkünü olduklarını ortaya koyuyor gibidir. Kinsey raporlarının yetersiz olmaları olasıdır. Belki de AIDS korkusu, pek çok insanı cinsel etkinliklerinin sınırlarını daraltmaya zorlamıştır. Ya da belki de bugünün oldukça tutucu olan siyasal ikliminde, insanlar cinsel etkinliklerinin çeşitli yönlerini gizlemeye daha fazla eğilim gösteriyor olabilirler.
Yakın zamanlarda, cinsel davranış hakkındaki derlemelerin geçerlilik dereceleri yoğun bir tartışmanın odağında yer almıştır (Lewontin 1995). Biraz önce tartışılan derlemeyi eleştirenler, böyle derlemelerin cinsel pratikler hakkında güvenilir bilgi sağlamadığını ileri sürmüşlerdir. Buradaki anlaşmazlığın bir bölümü, kendileriyle konuşulan yaşlı insanların yanıtlan üzerinde yoğunlaşmaktadır. Araştırmacılar, seksen ile seksen beş yaş arasındaki erkeklerin % 85’inin eşleriyle cinsel ilişki kurduklarını söylediklerini belirtmektedirler. Bu araştırmaya eleştiri yöneltenler, bu söylenenin gerçek olmadığının ortada olduğunu; bunun da bütün araştırmanın bulguları hakkında kuşku doğurduğunu düşünmektedirler. Araştırmacılar bu suçlamaya karşı kendilerini savunmuşlar ve yaşlı insanlar üzerinde çalışan ve yukarıdaki eleştiriyi yapanları yaşlılık hakkında olumsuz önyargılara sahip olmakla suçlayan uzmanların desteğini yanlarında bulmuşlardır. Bu uzmanlar, huzurevleri gibi kurumlar dışında yaşayan yaşlı erkekler üzerinde yapılan bir çalışmanın, doksanlı yaşlarının başındaki erkeklerinin çoğunun, aslında cinselliğe karşı bir ilgiyi sürdürdükleri sonucunu verdiğini belirtmektedirler.

Eşcinsellik

Eşcinsellik, bütün kültürlerde vardır. Yine de eşcinsel bir kişi kendi cinsel tercihleri ile nüfusun çoğunluğundan açıkça ayrı olan bir kişi görece yenidir. Michel Foucault, on sekizinci yüzyıldan önce, kavramın belli belirsiz varolduğunu göstermiştir (Foucault 1978). Kilise ve yasa, sodominin karşısındadır; İngiltere ile başka birkaç Avrupa ülkesinde eşcinsellik ölüm cezasını gerektiren bir suçtu. Bununla birlikte, sodomi, özel olarak eşcinsel bir suç diye tanımlanmamıştı. Bu suç, erkeklerin kendi aralarında olduğu kadar, erkeklerle kadınlar ve erkeklerle hayvanlar arasındaki ilişkiler için de geçerliydi. ‘Eşcinsellik’ terimi 1860’larda kullanılmaya başlanmış ve bu tarihten itibaren eşcinseller giderek artan biçimde, özel bir cinsel sapıklığı olan ayrı türden insanlar diye görülmüştür (Weeks 1986). Kadın eşcinselliğini anlatmak için ‘lezbiyen‘ teriminin kullanılması, biraz daha sonraya rastlamaktadır.

A.B.D.’de, ‘doğal olmayan edimler’ için uygulanan ölüm cezası, bağımsızlığın ardından, Avrupa’da ise on sekizinci yüzyıl sonları ile on dokuzuncu yüzyıl sonlrında kaldırılmıştır. Bununla birlikte, birkaç on yıl öncesine kadar, eşcinsellik hemen hemen bütün Batı ülkelerinde bir suç olarak kalmıştır. Bu olgu, artık yasalar yasaklamasa da, neden pek çok insanın duygusal bakımdan eşcinsellere karşı olmayı sürdürdüğünü açıklamaktadır.

Batılı olmayan kültürlerde eşcinsellik

Kenneth Plummer, klasik bir çalışmada, çağcıl Batı kültürü içindeki dört eşcinsellik türünü ayırt etmektedir. Gevşek eşcinsellik, bir kişinin bütün cinsel yaşamını esas olarak yapılaştırmayan geçici bir eşcinsel karşılaşmadır. Okul çocuklarının birbirlerine ilgisi ve toplu elle doyum bunun örnekleri arasındadır. Yerleşik etkinlikler, eşcinsel edimlerin düzenli olarak yürütüldüğü, ancak kişinin baskın tercihi olmadığı durumlara göndermede bulunur. Hapisaneler ya da askeri birlikler gibi, erkeklerin kadınlar olmadan yaşadıkları yerlerde, eşcinsel davranışın tercih edilir olmaktan çok heteroseksüel davranışın yerine geçtiği düşünülen bu türü yaygındır.

Kişiselleştirilmiş eşcinsellik, eşcinsel etkinlikleri tercih eden, ancak bu tür etkinliklerin kolayca kabul edildikleri gruplardan yalıtılmış olan kişilere göndermede bulunur. Burada eşcinsellik, arkadaşlarla meslektaşlardan gizlenen, kaçamak bir etkinliktir. Bir yaşam biçimi olarak eşcinsellik, kendisini ‘açığa vuran’ ve benzer cinsel tercihleri olanlarla gerçekleştirilen birliktelikleri yaşamlarının temel bir parçası yapan kişilere göndermede bulunur. Böyle insanlar genellikle, eşcinsel etkinliklerin ayrı bir yaşam tarzına bütünleştikleri gay altkülrürlerine dahildirler (Plummer 1975).

Nüfusun eşcinsel deneyimleri yaşayan ya da eşcinselliğe güçlü bir eğilim gösteren bölümü (hem erkek hem de kadın), açıkça gay yaşam tarzım benimseyen kişi­lerden sayıca çok daha fazladır. Batı kültürlerindeki eşcinselliğin olası büyüklüğü ilk kez, Alfred Kinsey’in araştırmasının basılmasıyla bilinir duruma gelmiştir. Kinsey’in bulgularına göre, bütün Amerikalıların yansından fazla olmayan bir bölü­mü, ergenlik sonrasındaki cinsel etkinlikleri ve eğilimleri bakımından bütünüyle heteroseksüeldir. Kinsey’in örneklemesinde, % 8’lik bir bölüm, üç yıl ya da daha fazla bir dönem için yalnızca eşcinsel ilişkiler içine girmişlerdi. Bir % 10 da, eşcinsel ve heteroseksüel etkinliklerde az çok aynı derecede yer almaktaydı. Kinsey’in en çarpıcı bulguları, erkeklerin % 37’sinin en azından bir kere, orgazm düzeyine varan bir eşcinsel deneyim yaşamış olmalarıydı. Ayrıca % 13’lük bölüm de, eşcinsel arzu­lar duymuş ancak bunları pratiğe geçirmemişlerdir.

Kadınlar arasındaki eşcinselliğin, Kinsey araştırmalarının gösterdiği oranı daha düşüktü. Kadınların yaklaşık % 2’si açıkça eşcinseldi. Eşcinsel deneyimler, % 13 tarafından bildirilmiş; bir % 15 de bunları pratiğe geçirmeden, eşcinsel arzular duyduklarını kabul etmişlerdi. Kinsey ve meslektaşları, çalışmalarının ortaya koyduğu eşcinsellik düzeyi karşısında şaşkına dönmüşlerdi; bu yüzden de çalışmanın sonuçlan farklı yöntemlerle kontrol edilmiş, ancak sonuçlar aynı kalmıştır (Kinsey ve arkadaşları, 1948,1953).

The Socîal Organization of Sexuality [Cinselliğin Toplumsal Düzenlenişi] adlı çalışmanın sonuçlan, Kinsey’in eşcinselliğin yaygınlığına ilişkin çalışmasındaki bulguları hakkında kuşkular doğurmuştur. Kinsey’in % 37’sine karşın, daha sonraki çalışmada erkeklerin yalnızca % 9’u orgazm düzeyine varan bir eşcinsel karşılaşma yaşamışlar; erkeklerin yalnızca % 8’i eşcinsel arzular duyduklarını ( % 13’e kıyasla) ve yalnızca % 3’ten az bir bölümü, bir önceki yıl içinde bir başka erkekle cinsel bir ilişkiye girdiğini bildirmiştir.

Bu çalışmayı yürütenlerin de kabul ettiği gibi, hâlâ eşcinselliğe yapışık olmayı sürdüren damga, olasılıkla eşcinsel davranışın genellikle olduğundan az gösteril­miş olmasına katkıda bulunmuştur. Ve, çalışmayı eleştirenlerden birinin dikkatleri çektiği gibi, yazarların tesadüfi örneklemesi, eşcinsellerin coğrafi olarak, kent nüfu­sunun 10’una yaklaştıktan büyük kentlerde yoğunlaşmasını dikkate alamamaktadır (Robinson 1994).
Lezbiyen gruplar, erkeklerin oluşturduğu gay altkültürlerinde bulunandan daha az örgütlenmiştirler ve gevşek ilişkilerin daha düşük bir oranını içermektedirler. Erkek eşcinselliği dikkatleri lezbiyenlikten daha fazla toplamaktadır ve lezbiyen eylemci grupları çoklukla, çıkarları erkek örgütlerininkiyle aynıymış gibi değerlendirilmektedir. Ne ki, kimi zaman erkek eşcinsellerle lezbiyenler arasında ya î kın bir işbirliği olsa da, özellikle lezbiyenlerin etkin biçimde feminizmi benimsiyor oldukları durumda, iki grup arasında farklılıklar da vardır. Lezbiyen kadınların yaşamlarının özgül niteliği, artık sosyologlar tarafından daha ayrıntılı olarak incelenmektedir.

Lezbiyen ciflerin çoklukla, ya bir erkekle girilen ilişki yoluyla ya da yapay döllenme yoluyla edinilen çocukları vardır, ancak bu çocukların vesayetini almaları zordur.

Kendini açığa vurmak, pek çoğu için zor bir süreç olmayı sürdürmektedir. Anne babalara, başka akraba ve arkadaşlara ve eğer varsa çocuklara bunun söylenmesi gerekir. Bununla birlikte, bu deneyim, ödüllendirici bir deneyim olabilir. Loralec MacPike, There’s Something I’ve Been Meaning Teli You [Sana Söylemeye Çalıştığım Bir Şey Var] adlı kitabında, eşcinselliklerini açığa vurmaya karar veren kadınların deneyimlerini toplamaktadır. MacPike, kendi deneyiminden sözederken şunları yazmaktadır:
‘Yeniden doğan lezbiyen’lerin pek çoğu gibi, yeni bulduğum benliğimden ve yeni tanımlanmış yaşamımdan fazlasıyla hoşnuttum. Ne eşim ne de ben daha önce bir lezbiyen ilişki içine girmiştik; dolayısıyla ikimiz de yaşamlarımızı, gay topluluklarının parçalan olan toplumsal temeller ve arkadaşlıklara göre düzenlemiş değildik; ancak, bize bir biçimde kendilerini ortaya döküyormuş gibi görünenlere incelikle yaklaşmaya başladık… [Biz] oldukça şanslıydık… sonuçlar, düşleyebileceğimden daha olumlu ve zenginleştiriciydi (MacPike 1989).

Eşcinselliğe yönelik tutumlar

Eşcinselliğe yönelik hoşgörüsüzlük geçmişte öylesine yaygındı ki, konu çevresinde yaratılan söylenlerin kimileri yaygınlıklarını, yalnızca son bir kaç yılda yitirmişlerdir. Eşcinsellik bir hastalık değildir ve herhangi bir psikiyatrik rahatsızlıkla kesin olarak eşleşmez. Eşcinsel erkeklerin yaptıkları işler, kuaförlük, iç dekorası yon ya da sanat gibi özgül sektör ya da mesleklerle sınırlı değildir.Kimi erkek gay davranış biçimleri, erkeklik ile güç arasındaki alışıldık bağlantıları değiştirme çabaları olarak görülebilir belki de, eşcinsellerin neden heteroseksüel topluluk tarafından böylesine tehdit altında olduklarının düşünüldüğünü açıklayan bir neden. Gay erkekler, kendileriyle eşleştirilen kadınsılık görüntüsünü yad­sıma eğilimindedirler ve iki yolla böyle bir görüntüden sapma gösterirler. Bu yollardan birisi, aşırı kadınsılığı öne çıkarmaktır önyargıyı dalgaya alan bir ‘kamp’ erkekliği, öteki yol, bir ‘maço’ görüntü geliştirmektir. Bu da geleneksel erkeksiliğe uygun değildir; motosikletçiler ya da kovboylar gibi giyinen erkekler yine erkekliği, abartarak, dalgaya almaktadırlar (Bertelson 1986).
Bununla birlikte, kimi bakımlardan eşcinsellik daha olağanlaşmıştır daha çok gündelik toplumun daha fazla kabullenilmiş bir parçası olarak Danimarka, Norveç ve İsveç gibi Avrupa’daki birkaç ülke, artık eşcinsel çiftlerin devlet tarafından tanınmasına ve bu çiftlerin evlilik ayrıcalıklarının çoğunu elde etmelerine izin vermektedir. Hollanda, Fransa ve Belçika’daki kent yönetimleri ve yerel yönetimler de eşcinsel ilişkileri tanımaya başlamışlardır. Havvai’de, eşcinsel evlilik, mahkeme kararıyla yasal olarak elde edilebilir.

Gay eylemciler, eşcinsel evliliklerin yasallaşması için giderek daha fazla uğraşmaktadırlar. Heteroseksüel çiftler arasındaki evlilikler önemini yitiriyorken niye buna uğraşırlar ki? Bunun nedeni onların herkesle aynı konum, hak ve yükümlülüklere sahip olmak istemeleridir. Evlilik bugün her şeyden önce duygusal bir bağlanmadır, ancak devlet tarafından tanınmış olmasıyla aynı zamanda yasal içermelere de sahip olmaktadır. Evlilik eşlerin tıbbi yaşam ölüm kararlan verebilmelerine, kalıt haklarına sahip olmalarına ve sigorta yardımları ya da başka ekonomik yararlar elde etmelerine olanak verir Amerika’da hem eşcinseller arasında hem de heteroseksüeller arasında giderek yaygınlaşan ‘bağlanma törenleri’ yasal olmayan evlilikler bu hak ve yükümlülüklere olanak vermez. Tersinden bakarsak, kuşkusuz, bu, pek çok heteroseksüel çiftin artık neden ya evliliği ertelemeye ya da hiç evlenmemeye karar verdiklerini açıklayan bir nedendir.

Eşcinsel evlilik karşıtları bunu ya hoppaca buldukları ya da doğal olmadığına inandıkları için kınamaktadırlar. Bu karşıtlar eşcinsel evliliği, devletin önünü almak için elinden geleni yapması gerektiğine inandıkları cinsel bir yönelimin yasallaştırılması olarak görmektedir. Amerika’da, kendilerini eşcinsellerin yaşam biçimlerini değiştirmelerine ve karşı cinsten insanlarla evlenmelerine yöneltmeye adayan baskı grupları bulunmaktadır. Kimileri eşcinselliği hâlâ bir sapıklık olarak gör­mekte ve bunu olağanlaştırmaya yönelik her çabaya şiddetle karşı çıkmaktadırlar.

Yine de gay insanların çoğunluğu, yalnızca sıradan görünmek istemektedirler. Bunlar, eşcinsellerin, en az başkalarının olduğu kadar, ekonomik ve duygusal güvenliğe gereksinim duyduklarını belirmektedirler. Andrew Sullivan Virtually Normal [Neredeyse Olağan] (1995) adlı kitabında, eşcinsel evliliğin erdemlerini güçlü bir biçimde savunmaktadır. Kendisi de bir Katolik ve eşcinsel olan Sullivan, dinsel inançlarının cinselliğiyle nasıl uzlaştırılabileceği konusunda çok acı çekmişti. Sullivan, eşcinselliğin en azından bir bölümüyle doğa tarafından verildiğini bunun çoğunluğun yalınca ‘seçtiği’ bir şey olmadığını ileri sürmektedir. Kişiye eşcinselliğini bırakmasını söylemek, ondan bir başkasını sevme ve onun tarafından sevilme, şansını bırakmasını istemekle aynıdır. Sevgi, evlilik içerisinde dile getirilebilmelidir. Sullivan, eğer eşcinseller yabancılaşmış bir azınlık durumuna gelmeyeceklerse, gay evliliğinin yasallaşması gerektiği sonucuna varmaktadır.

Bu bölümün sonunda, fahişelik sorununa bakacağız. Erkek fahişelik, kimi erkek gay altkültürlerinde yaygındır. Ne ki, kadın fahişeliği toplumun genelinde çok daha yaygındır; şimdi üzerinde duracağımız da budur.

Fahişelik

Fahişelik, parasal kazanç karşılığında cinsel yararlar sağlama olarak tanımlanabilir. ‘Fahişe’ sözcüğü, on sekizinci yüzyıl sonlarında yaygın kullanıma girmiştir. Antik dünyada, ekonomik ödül için cinsellik sağlayanların çoğunluğu, kibar fahişeler, ikinci eşler (metresler) ya da kölelerdi. Kibar fahişeler ve metresler, geleneksel toplumlarda çokluk yüksek bir konum elde ederlerdi.

Çağcıl fahişeliğin temel bir yönü, kadınların ve müşterilerin genellikle birbirlerini önceden tanımıyor olmalarıdır. Erkekler, ‘düzenli müşteriler’ haline gelseler de, ilişki başlangıçta, kişisel yakınlık temelinde kurulmaz. Bu, daha önceki maddi kazanç karşılığı cinsel yarar sağlama biçimlerinin çoğu için geçerli değildi. Fahişelik küçük ölçekli toplulukların çözülmesiyle, kişisellikten uzak nitelikteki büyük kentsel alanların ortaya çıkmalarıyla ve toplumsal ilişkilerin ticarileşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Küçük ölçekli geleneksel topluluklarda, cinsel ilişkiler, görünürlükleriyle denetlenmekteydi. Yeni gelişen kentsel alanlarda, daha anonim nitelikteki toplumsal bağlantılar kolayca kurulabiliyordu.

Günümüzde fahişelik

Bugün İngiltere’deki fahişeler, geçmişte olduğu gibi, esas olarak yoksul top­lumsal kesimlerden gelmektedirler, ancak bunlara önemli ölçüde orta sınıftan gelen kadınlar da eklenmiştir. Artan boşanma oranı, yeni yoksulluğa düşen kadınları fahişeliğe itmektedir. Buna ek olarak, mezun olduktan sonra iş bulamayan kimi kadınlar, başka iş fırsatları beklerlerken masaj salonları ya da telekız ağlarında çalışmaktadırlar.

Paul J. Goldstein, fahişelik türlerini, mesleki bağlanma ile mesleki bağlamları bakımından sınıflanmıştır. Bağlanma, kadının fahişelikte geçirdiği zamana göndermede bulunmaktadır. Pek çok kadın, ya uzun bir süre için ya da tümden bırakmadan önce yalnızca geçici olarak, bir kaç kere bedenlerini satmaktadırlar. ‘Arada sırada fahişe olanlar, oldukça sık olarak, ancak düzensiz biçimde, başka kaynaklardan elde ettiklere gelirlere ek olsun diye para karşılığı kendilerini satarlar, ötekiler, ana gelir kaynaklan bu olmak üzere, sürekli olarak fahişelik yaparlar. Mesleki bağlam, bir kadının içinde yer aldığı çalışma ortamı türü ile girdiği etkileşim süreci anlamına gelmektedir ‘Sokaktaki’, işini sokakta yürüten kişidir. Bir ‘telekız’, müşterileriyle telefonda ilişki kurar; ya erkekler onun evine gelir ya da o erkeklere gider. ‘Genelev fahişesi’, ya bir özel klüpte ya da genelevde çalışan bir kadındır. Bir ‘masaj salonu fahişesi’, yalnızca meşru masaj ve sağlık hizmetleri sunduğu varsayılan bir kuruluşta cinsel hizmet sağlar.

Pek çok kadın ayrıca, cinsel hizmetler için takas (para dışındaki mal ya da başka hizmetler cinsinden ödeme) uygular. Goldstein’in incelediği telekızların çoğunluğu düzenli olarak cinsel takas uygulamaktadır televizyon, araba ve elektronik malların tamiri, elbise, yasal hizmetler ve diş hizmetleri karşılığında (Goldstein 1979).
1951’de kabul edilen bir Birleşmiş Milletler karan, fahişeliği örgütleyenleri ya da fahişelerin etkinliklerinden kâr sağlayanları kınmakta, ne ki fahişeliği yasaklamamaktadır Toplam olarak elli üç üye ülke, İngiltere de içinde, biçimsel olarak bu karan kabul etmişlerdir, ancak kendi yasaları bu konuda farklılıklar gösterir. Kimi ülkelerde fahişeliğin kendisi yasadışıdır. Ötekiler, İngiltere gibi, sokak fahişeliği ya da çocuk fahişeliği gibi yalnızca belirli türleri yasaklamaktadırlar. Kimi ulusal ya da yerel hükümetler Almanya’daki ‘Eros merkezleri’ ya da Amsterdam’daki seks evlen gibi resmi olarak tanınan genelev ya da seks salonlarına izin verirler. Yalnızca pek az ülke, erkek fahişelik için lisans vermektedir.

Fahişeliğe karşı yasama, ender olarak müşterileri cezalandırmaktadır. Cinsel hizmet satın alanlar, tutuklanmaz ya da yargılanmazlar ve mahkeme işlemlerinde bunların adlan gizli tutulabilir. Müşteriler üzerine, fahişeler üzerine yapılanlardan çok daha az çalışma yapılmıştır; müşterilerin ruhsal rahatsızlıklan olduğunu düşünen kimselerin sayısı da çok azdır. Araştırmadaki bu dengesizlik, cinsellik hakkındaki, erkeklerin etkin olarak değişik nitelikteki cinsel istekleri olmasını ‘olağan’ karşılarken bu istekleri yerine getirenleri kınayan Ortodoks önyargıların eleştiril­meden kabul edildiğinin kesin bir göstergesidir.

Çocuk fahişeliği

Fahişelik sık sık çocukları da içine almaktadır. A.B.D., İngiltere ve Almanya’­daki çocuk fahişeleri inceleyen bir çalışma, evlerinden kaçan ve hiçbir geliri olma­yan çocukların çoğunluğunun, yaşamlarını kazanmak için fahişeliğe yöneldiklerini göstermiştir. .
Evlerinden kaçan pek çok çocuğun fahişeliğe sığındıkları olgusu, çocukları düşük yaşta istihdam edilmekten koruma amacıyla çıkarılan yasaların istenmedik bir sonucudur ne ki, bütün çocuk fahişelerin de evlerinden kaçan çocuklar olduğu söylenemez. Çocuk fahişeler için üç genel kategori birbirinden ayırt edilebilir (Janus ve Hein Bracey 1980): Kaçaklar ya evlerini terkeden ve ailelerinin aramadıkları ya da evlerine geri getirildikleri her keresinde yine ısrarla kaçanlar; çekip gidenler, esas olarak evde yaşayan, ancak dönem dönem evlerinin dışında kalan ya da ev dışında birkaç gece geçiren çocuklar gibi, zamanlarını dışarıda geçirenler; evden atılanlar, anne babalarının kendilerinin ne yaptıklarıyla ilgilenmedikleri ya da kendilerini etkin bir biçimde yadsıdıkları çocuklar.

Çocuk fahişeliği, dünyanın birkaç bölgesindeki örneğin, Tayland ve Filipinler gibi ‘seks turizmi’ sanayiinin bir parçasıdır. Fuhuşa yönelen paket turlar, Avrupa, A.B.D. ve Japonya’dan bunlar artık İngiltere’de yasaklanmıştır erkekleri bu bölgelere çeker. Asyalı kadın gruplarının üyeleri, bu turlara karşı kamusal protestolar düzenlemektedirler, ancak buna karşın bu turlar sürüp gitmektedir. Uzak Doğu’daki seks turizmi kökenlerini, Kore ve Vietnam savaşları sırasında Amerikan askerle­rinin gereksinimlerini karşılamak için fahişelerin sağlanmasında bulmaktadır. Bu dönemde, Tayland, Filipinler, Vietnam, Kore ve Tayvan’da, ‘dinlenme ve kendini yenileme’ merkezleri kurulmuştu. Bunların, düzenli olarak gelen turistlere olduğu kadar bölgede üslenmiş askerlere de hizmet veren bir bölümü, özellikle Filipinler’dekiler, hâlâ çalışmaktadır.

Fahişelik neden var? Fahişelik kesinlikle, hükümetlerin kendisini ortadan kaldırma çabalarına direnen kalıcı bir olgudur. Bu ayrıca, hemen her zaman erkeklere cinsel hizmetler sağlayan kadınların, tersi değil, bir sorunudur Almanya, Hamburg’da olduğu gibi, kadınlara erkeklerin sağladığı cinsel hizmetler sunan ‘zevk evleri’ gibi kimi örnekler bulunsa da.
Fahişeliği açıklayabilecek bir tek etken yoktur. Erkeklerin kadınlara göre daha güçlü ve kalıcı cinsel gereksinimleri olduğu ve bu yüzden de fahişelerin sağladığı hizmetlerin gerekli olduğu, ortadaymış gibi görünebilir. Ne ki bu açıklama, mantıklı değildir. Kadınların çoğunluğu kendi cinselliklerini, aynı yaşlardaki erkeklere kıyasla daha yoğun bir biçimde geliştirme yeteneğinde görünmektedirler.

Eğer fahişelik yalnızca cinsel gereksinimleri karşılamak için varolsaydı, kadın­lara hizmet sunan pek çok erkek fahişe olurdu.

Buradan çıkarılabilecek en ikna edici genel sonuç, fahişeliğin erkeklerin kadınları cinsel amaçlarla ‘kullanılabilecek’ nesneler olarak görme eğilimlerini dile getir­mesi ve bir ölçüde bu eğilimin sürmesini sağlamasıdır. Fahişelik özel bir bağlamda, erkeklerle kadınlar arasındaki güç eşitsizliklerini dile getirmektedir. Kuşkusuz, başka pek çok unsur da burada sözkonusudur. Fahişelik, kendi fiziksel yetersizlikleri ya da aşırı katı ahlaki kodların varlığı yüzünden kendilerine cinsel eş bulamayan insanlar için, bir cinsel doyum sağlama aracı sunmaktadır. Fahişeler, evlerinden uzakta olan, bir yükümlülük altına girmeden cinsel karşılaşmalar isteyen ya da başka kadınların kabul etmeyeceği alışılmadık cinsel zevkleri olan erkeklere hizmet ederler. Ne ki bu etmenler, fahişeliğin genel doğasından çok ortaya çıkma sıklığı bakımından önemlidirler.

Sonuç: Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik ve Eşitsizlik

Son birkaç yılda, sosyolojide toplumsal cinsiyet ilişkilerinin incelenmesi kadar önemli derecede gelişen ya da bir bütün olarak disiplinde böylesine merkezi bir yer bulan pek az alan vardır. Bu büyük ölçüde, toplum yaşamının kendisindeki değişmeleri yansıtmaktadır. Erkek ve kadın kimlikleri, bakış açılan ve tipik davranış biçimleri arasındaki kurulu farklılıklar, yeni bir bakışla görülmeye başlanmaktadır.

Toplumsal cinsiyetin incelenmesi, çağdaş sosyoloji için çözümü zor sorunlar ortaya çıkarmaktadır giderek daha fazla, çünkü bu konu geleneksel olarak disipli­nin temel ilgi alanlarından birisi diye görülmemektedir. Toplumda cinsiyetin önemini anlamak için hangi kavramları kullanabiliriz? Toplumsal cinsiyet farklılıklarının ortadan kalktığı, dolayısıyla hepimizin androjen (aynı cinsiyet özelliklerini taşıyan) olduğumuzu düşleyebilır miyiz?

Cinsellik de insan davranışının son derece karmaşık olan, çağcıl toplumlarda önemli değişmeler geçiren bir alanı olarak ortaya çıkmaktadır. Bizim sekse, cinsel davranışımıza yönelik tutumumuz, bu bölümü izleyen bölümlerde bakacağımız daha büyük toplumsal dönüşümleri yansıtmaktadır.

Özet

‘Seks’ terimi muğlak bir terimdir. Yaygın olarak kullanıldıkta, hem erkekler ile kadınlar arasındaki fiziksel ve kültürel farklılıkları (‘erkek seksi’ ya da ‘kadın seksi’ gibi), hem de cinsel edimi anlatmaktadır. Fizyolojik ve biyolojik anlamdaki seks ile kültürel bir oluşum olan (bir öğrenilmiş davranış kalıpları kümesi) cinsiyeti birbirinden ayırmak yararlı olacaktır.
Kimileri, cinsler arasındaki davranış farklılıklarının genetik olarak belirlendiğini ileri sürmektedirler; ne ki, bunu destekleyen kesin bir kanıt yoktur.

Cinsiyet toplumsallaşması, bebek doğar doğmaz başlamaktadır. Çocuklarını eşit olarak değerlendirdiklerine inanan anne babalar bile, erkek çocuktan ile kız çocuklarına farklı tepkiler göstermektedirler. Bu farklılıklar başka pek çok kültürel etki tarafından daha da artırılmaktadır.

Cinsiyet kimlik gelişimi hakkındaki iki öndegelen kuram, Sigmund Freud’un kuramı ile Nancy Chodorovv’un kuramıdır. Freud’a göre, penisin varlığı ile yokluğu, erkeklik ile kadınlığın simgeleri, erkek çocuğun kendini babayla, kız çocuğun da anneyle özdeşleştirmesinde esastır. Chodorovv, annenin önemini vurgulamaktadır. Hem kız hem de erkek çocukları, ilkin anneyle kendilerini özdeşleştirirler, ancak erkekler kendi erkekliklerini ortaya koymak için anneden koparlar; buna karşılık kızlar anneye daha uzun zaman bağlanmış durumda kalırlar. Chodorow, Freud’un vurgusunu tersine çevirmektedir: kadınlık yerine erkeklik bir kayıpla, anneye süregelen sıkı bağlılığın yitirilmesiyle nitelenir. Bu, erkek dile getirememezliğini ya da erkeklerin duygularını dile getirmekte çektikleri güçlüğü açıklamaktadır.

Toplumsal cinsiyet, verili değildir. Toplumsal cinsiyet, hepimizin gündelik eylemlerimizde, gece gündüz, ‘oluşturmak’ zorunda olduğumuz bir şeydir.Transseksüellerin cinsel anatomilerini fiziksel olarak değiştirmek için tıbbi tedavi gören insanlar deneyimleri, bir cinsiyetten ötekine geçmenin ne kadar zor olduğunu doğrulamaktadır.
Batıda, Hıristiyanlık cinsel tutumların biçimlenmesinde önemli olmuştur. Katı cinsel kodların varolduğu toplumlarda, çifte standartlar ve ikiyüzlülük yaygındır. Normlar ile gerçek pratikler arasındaki ayrılık, cinsel davranış üzerine yapılan çalışmaların gösterdiği gibi çok büyüktür. Cinsel pratikler, hem kültürler arasında hem de kültürler içinde değişkenlik gösterir. Batıda, cinselliği bastırmaya yönelik tutumlar yerini, etkileri bugün de hâlâ ortada olan, 1960’lardaki daha hoşgörülü bir bakış açısına bırakmıştır.

Cinsel kimlik karmaşık bir meseledir. Kimi yazarlar, heteroseksüeller, eşcinseller, biseksüeller ve transseksüeller diye, on kadar, oldukça yüksek sayıdaki farklı cinsel kimliği birbirinden ayırmaktadır.

Eşcinsellik, bütün kültürlerde var görünmektedir, yine de ‘eşcinsel‘ kavramı görece yeni bir düşüncedir. Eşcinsel etkinlik, yalnızca son yüz yıl içinde belirli bir insan tipinin yaptıkları bir şey olarak görülmektedir ‘olağan heteroseksüel’ kategorisine karşıt olarak oluşturulan bir olağandışılık ve sapkınlık kategorisi.

Fahişelik, para karşılığında cinsel hizmet sağlamaktır. Çağcıl toplumlarda, erkek ve çocuk fahişeliği de içinde olmak üzere, birbirinden farklı olan çeşitli fahişelik türleri vardır. Vesikalı fahişelik, kimi ülkelerdeki ulusal ya da yerel hükümetler tarafından kabul edilmektedir, ancak, ülkelerin çoğunda, fahişeler yasadışı olarak çalışırlar.

M. Cüneyt BYRKÖK
(Kaynak: Anthony Giddens. Sosyoloji, (Yayına Hazırlayanlar: Hüseyin Özel -Cemal Güzel), Ankara, 2000, sf.96 vd.)

10 Şubat 2005 – https://web.archive.org/web/20050210003141/http://iekg-tcd.blogspot.com/