Türkiye’de toplumsal hafızanın zayıf ve bir o kadar da durağan seyri, çoğunlukçu anlayışın gelişmesi ve artık toplumsal bir alışkanlık statüsü kazanan ve nice örneklerle karşımıza çıkan ret ve inkâr kültürünü de beslemiştir. Türkiye’deki ret ve inkâr kültürü bireysel olarak ilk içselleştirdiklerimizden itibaren gelişmekle birlikte, okul – aile –devletin kusursuz birlikteliğiyle de toplumsal bir unutkanlık yaratmakta ve bu durum bir kendiliğindenlik hali kazanmaya devam etmektedir.

Aynı toplumsal yapı çocukken sorumluluk almaktan kaçınan akılların “Ben yapmadım Miki yaptı1” söyleminin tüm topluma yansımasıyla, hep çocuk kalan, hiç sorumluluk duygusu gelişmeyen bir topluma işaret etmektedir. Bununla bağlantılı olarak Ermeni ve Kürt meselelerinde, kadın sorununda, 6-7 Eylül olaylarında ve bu yazının konusunu oluşturan homoseksüel bireylere yönelik saldırı ve inkâr politikası geçmişte olduğu gibi bugün de değişmeden devam etmekte ve yapılan eylemlerin sorumluluğu toplum tarafından alınmamakta; yok sayılmaktadırlar.

Özetle Türkiye’de nefret söylemi ve eylemine maruz kalmak için; çoğunluktan etnik, dinsel olarak farklılaşmak veya bunların da dışında sadece çoğunluğun cinsel yöneliminden ayrı bir yönelimde olmak da yeterlidir. Dolayısıyla Murathan Mungan’ın da belirttiği gibi 2 “ reddi ve inkârı her kesim tarafından bu kadar beslenmiş, kibri bu kadar okşanmış olan bir halk” tarafından ötekileştirilmek için onlardan ufak bir farklılığının olması yok sayılmaya uygun zemini hazırlamaktadır.

Siyasi kültüre yerleşmiş inkar politikası ulus devlet inşasının ilk yıllarından itibaren etkin bir şekilde kullanılmıştır.

Türk- Müslüman erime potası içerisine çekilen diğer etnik kimlikler çoğu zaman hiç var olmadı kabul edilir ve bu gelenek cumhuriyetin değişkenlik gösteren diğer dönemlerinde de, belki farklı alanlarda ama bir o kadar güçlü bir şekilde, yeniden kendini üretmiştir. Burada iddia edebiliriz ki; inkar geleneği Türkiye’nin özellikle 1950’lerden sonra batı toplumlarında yükselişe geçen kimlik siyasetinden izole kalmasına sebep olmuştur.

Bu anlamda günümüzde özellikle eşcinsel birliktelikler LGBTT örgütsel hareketi haklar temelli tanımlar şöyle dursun, varlığı dahi çoğu zaman açık bir şekilde reddedilmiştir. Kimlik siyasetinden nasibini alamamış siyasi parti oluşumları inkârın, politikasının yanı sıra toplumsal tabanının da meşrulaşmasını mümkün kılmıştır.

Bu temelde işlenen nefret suçlarında karar vericilerin sessizliği LGBTT bireylere karşı işlenen bu suçların meşru bir zemine oturmasına sebep olmuş, toplum nezdinde de farkındalığın oluşmasını geciktirmiş ve hala geciktirmektedir.

Bütün bu red ve inkâr kültürüne karşı girişilen gerek örgütsel mücadele, gerek küreselleşme dinamikleri altında uluslararası farkındalığın artışının, kırıntılar halinde olsa da, etkileri, en azından Türkiye toplumundaki farkındalığın da 10 yıl öncesine göre oldukça ilerleme kaydetmesine sebep olmuştur. Ancak bu bireylerin toplum tarafından keşfi (!) aynı zaman da inkâr kültürünü nefret kültürüne dönüştürmüş, bu bireylere karşı işlenen nefret suçları ve söylemleri de artma eğilimi göstermiştir. Ancak işlenen bu nefret suçlarına karşı körebe durumu hala devam etmekle birlikte, siyasal karar vericiler tarafından burada bir taraf olma durumu yani katleden taraf olma konumu ısrarla korunmaktadır.

Öyle ki;

Aynı algının devam ettiricileri, bu sefer daha da muhafazakâr tarzda, heteroseksüel bireylerin dışında olan herhangi bir cinsel yönelime sahip olan kişilere karşı nefret suçlarını engellemek amacıyla hiçbir sorumluluk almayıp, aksine geçmiş alışkanlıkların, algıların mustaribi olduğu iddiasıyla hareket eden bir siyasa önderliğinde, aynı algıyı devam ettirmek suretiyle, sistemin kendi iç çelişkisini son dönem “demokratikleşme paketi” içerisinde göstermiş, LGBTT bireylerine karşı nefret ve ayrımcılık yapılmasının önlenmesi hususunda bu siyasal karar vericilerin kalemlerinin mürekkebi tesadüftür ki (!) bitivermiştir. Tüm bu ortamda hak arayışına devam eden bu bireyler yalnızca devlete ve onun kurumları aracılığıyla yürüttüğü politikasıyla ile mücadele etmeyip, toplumsal hafıza taşıyıcısı medya ve aile kurumlarıyla da mücadele etmek zorunda bırakılmaktadır.

Bu noktada, kendi içimize dönüp, yürütme ve yasama erkinden umduğunu bulamayan LGBTT bireylerinin yargı erkinden ve özellikle “hiçbir iktidara ve hiyerarşik üste bağlı olmayan” avukatlardan ve meslek örgütlerinden yeterli destek aldı mı ya da alıyor mu? Bunun değerlendirilmesi hususu gündeme geliyor.

Tarihsel bir gözlem yapıldığında ise karşımıza; LGBTT bireylerini dinlemek, homoseksüelliğin ne menem bir şey olduğunu, ne tür sorunlarla ve hak gaspıyla karşılaştıklarını görmek zahmetinde dahi bulunmayan bir yargı sistemi çıkıyor. Ancak, son dönemde LGBTT bireylerinin örgütsel çalışmasının bir zaferi diyebileceğimiz bir takım olumlu gelişmelerle karşılaşmakla beraber, şu da bir gerek ki, yalnızca bu bireylerin örgütlü çalışması yargının kendi iç dinamiği ve aklı açısından bir bilinçlendirme hareketi olarak oldukça yetersiz kalmıştır.

Yargının LGBTT bireyleri ile ilişkisinin tek olumlu ama bir o kadar da geç olduğu için eksik de olan örneği; Ankara Barosu Hukuk Kurultayında bu bireylere yönelik farkındalık yaratma temelli, oldukça geç gelen ama güç olmamasını temenni ettiğimiz, bir oturum düzenlemiştir. Bu çalışmanın önemini idrak etmekle birlikte neden bu kadar geç kalındığı sorusu da aynı önemle karşımızda durmaktadır.

Öyle ki, LGBTT bireylerinin mücadelesi, Türkiye’de oldukça geç ses bulmasına rağmen, 10 yıldır hatırı sayılır bir yere gelmiştir. Tüm bu süreç boyunca biz avukat ve avukat adaylarının bu konuya ilgisinin bu safhada ortaya çıkması ise bir öz eleştiri olarak ele alınmalıdır. Son olarak şunu belirtmeliyim ki kendi içimize dönüp baktığımızda Ankara Barosunun fertleri olarak homofobik olmayan, kaç kişiyiz?

2014 – Stj. Av. Şeyma SAĞDIÇ

1 “Uçurtmayı Vurmasınlar”, 1989, Yönetmen: Tunç Başaran, (Barış’ın repliği)

2 Murathan Mungan, Red ve İnkar Kültürü, Birikim dergisi 278/279 sayı Haziran- Temmuz 2012