Ortasından Kırılmış Bir Hayat:

YASEMİN

 

Gün ağarmak üzereyken, sürünerek çıktım yatağımdan. Hızlıca bir şeyler atıştırdım ve taksi çağırdım. Taksi gelene kadar röportaj için kullanacaklarımı çantama tıkıştırdım ve sokağa attım kendimi. Nihayet taksinin gelmesiyle sokakta bir başıma ayazlanmaktan kurtulabildim. Taksici kibar bir beyefendi edasında olmasına rağmen adresi söylediğimde yüzüme alık alık baktı, ”Emin misin?”. Adresi tekrarladım. ”Sen bilirsin” anlamında başını salladı ve gecenin en sevimsiz semtlerine doğru yola çıktık. Yasemin’le buluşacağımız yere vardığımızda ücreti ödedim ve taksinin hiç oyalanmadan sıvışıp kaçışını izledim.

Beklerken istemeden de olsa heyecanlanmıştım, bu röportaj için çok çaba sarf etmiştim, gazetenin bütün aslarına yalvardım, hepsi de el birliğiyle git ama bir şey çıkmaz dercesine yokuşa sürmüşlerdi işi.

Yasemin’i görünce hızlıca toparlandım. Tokalaştık hemen. Bezmiş ve yorgun görünüyordu. Sigara istedi, verdim, yaktı sigarasını. Evine gidene kadar iki kez daha istedi sigara. Yol boyunca hiç konuşmadı. Ben de konuşmaya yeltenmedim. Köhne sokakların dar kaldırımlarından aşağı doğru yürürken, ağza alınmayacak kelimelerle kestiler önümüzü. Görünenin gölgesine doğru yürüyordum Yasemin’le. ”Ooo yeni manita mı yaptın Yaso? Pek de parlakmış oğlancın.” Buna benzer cümlelerle eğik bükük adamların tacizine uğradık. Çok gerildim, ”Ne yapıyorum ben?” dedim. Tekinsiz bir işe girişmiştim. Pişman olmak istemiyordum, sorgulamaya son verdim…

Nihayet eve varabildik. Dışarısı ürkütmüştü beni. Yasemin’le yürümekse başlı başına bir riskti. Buyurgan bir sesle duştan çıkana kadar oturmamı söyledi. Sessiz sedasız gelmesini bekledim ben de. Elinde iki bardak kahveyle girdi odaya. Birini önüme koydu ve ”Sor bakalım yakışıklı” dedi.

– Konuya nereden başlayacağımı bilemiyorum, benim için de zor ve heyecanlı bir röportaj ola-

Y: Niye? Seni de mi s..tiler?

Kekelemeye başladım. Ne diyeceğimi bilemez bir vaziyete düştüm. Bir anda ateşim yükselir gibi oldu. Yanaklarım kızardı. Yasemin kahkaha attı.

Y: Korkma lan bu kadar. Şakaydı, su koyuverme hemen.

Garipsemiştim. Demek ki şaka buralarda böyle yapılıyordu. Kelimeler zorlukla dökülse de ağzımdan sorumu sorabildiğim için mutluydum.

Y: Bak oğlum böyle soruyorsun, çok da yorgunum, bunlar yayınlanmayacaksa hiç konuşturma beni.

– Yok, hayır, kesin yayınlanacak, söz aldım ”büyük”lerden.

Y: Hadi bakalım, göreceğiz, yayınlanmazsa ağır küfrederim ama bilesin!

”Kabul” dedim utana sıkıla. ”Sadece akışına bırak.” diye cesaretlendirdim kendimi. Odaklanmalıydım. Önemli olan onun konuşmasıydı. Beni sıkıştırmasına izin vermemeliydim.

Başladı anlatmaya:

Y: Ben var ya, bu ne idüğü belirsiz insan yani, daha çocukken fark ettim iyi şeyler olmayacağını. Yaşıtım erkekler tam da babaları gibi büyürken benim içimde kaynayan bir şeyler vardı. Ortaokulun ilk günleri sınıfımdaki erkeklere bir haller olmuştu; tuvalete gitmeler, anlamadığım türden şeyler konuşmalar filan. Onları taklit ediyordum ben de, bilirsin işte ilk ergenlik halleri… Bu kısım hem çetin hem de çok hızlı geçti. Aylar sonra ilk tokadımı yedim ”babacığımdan”. Sonrasını ağabeyim getirdi sağ olsun. Düzenli olarak dayak faslı devam etti o günden sonra. Ailenin gururunu iki paralık ediyormuşum ya. Tam da bir erkek gibi konuşamıyor ve yürüyemiyormuşum. Bu popo yürürken sallanıyor parlak çocuk, ne yapayım yani, değiştiremedim. Çabalamadım değil, odama girip kimseciklere duyurmadan erkek olmanın provalarını yaptım durdum onlarca kez. Ama işe yaramadı. Kurtulamadım ellerinden.

– Özür diliyorum araya gireceğim ama hiç anlamaya çalışmadılar mı? Neticede sen onların evladısın.

Y: Kuzum, nasıl anlasınlar ki? Ailem de herkes gibi işte.

– Güvenebileceğin bir kimseyle karşılaşmadın mı hiç?

Y: Bu gece beş kişi geçti üzerimden, bu sevgiliyle yatmaya benzemez anlıyor musun? Var mı senin de sevgilin?

– Var.

Y: Ona sordun mu daha önceki flörtlerini?

– Evet, sordum.

Y: Kimlermiş anlattı mı?

– Evet.

Y: Bak ben bazen sorarım müşterilerime. Çoğunluğu ”kaliteli orospu”lara gitmiş olur, (genelevlerde çalışanlara öyle diyorum ben). Onlar bize göre nispeten daha rahattırlar. Az da olsa daha güvendedirler. Geri kalanının ilk sevgililerini bilmek ister misin? Eşek, köpek, oyuncak ayı, kardeşi, annesi, kuzeni; sayayım mı daha. Eşek diyorum lan! Önce o sonra biz… Ne olsun daha!
İşte bu ağır oğlum, bu koyuyor insana, başka bir şey değil. Benim ailem de bu adamların arkadaşıydı, eşi dostuydu nihayetinde… Ortaokulun ilk yıllarında inançlıydım, umutluydum, güvenebiliyordum ben de. Sonra gitti hepsi.

– Hiç mi kalmadı?

Y: Bak aslanım,  umut nedir biliyor musun biz gibileri için? Sabah eve tek parça, sapasağlam dönebilmektir. Ev arkadaşın da ölmemişse sana melemen yapar, yer içer yatarsın. İşte bu kadar umut dediğimiz şey. Benim var ya kafamda en az otuz dikiş var, kolum bacağım kırıldı dayak yemekten. Ben alçılarla evde iyileşmeyi beklerken arkadaşım, günlük en az iki-üç kişiyle de benim için yatardı. Bak dinlerken bile başını eğdin önüne hemen.

– Anlıyorum. Üzgünüm.

Y: Ne üzüleceksin ya. Baksana bi üstüne başına, bir de bana bak. Bize, bizimkiler bile acımaz bazen. Tam bir yıl boyunca, yemek yiyebilmek ve hayatta kalabilmek için boyun eğdim, akşam sabah pazarladılar beni ”biz” dediklerim. Açlığı bilir misin, benim gibileri bekleyen açlığı? Döverler, aç bırakırlar, tecavüz ederler de ölümü arzulayanlardan olursun. Şimdi diyeceksin ki neden, başka yol yok muydu? Yok oğlum yok. Kim işe alır ki bizi? Ben liseyi terk edip de geldim buralara. Mahallemizin bıçkın delikanlısı kuzenim çıkmıştı üzerime ilk. Abimlerle dövüyordu, sözüm ona adam olayım diye, kimse yokken de s..iyordu beni… Bak bu insanlar, ismini vermeyeyim; öldürülen kadınlar için grev-mırev, eylem yaparlar ama biz ölünce herkes susar. Güzel şeyler de yapılıyor bazen ama biz gibiler için değil. Bize yok ”Biz insan değil miyiz?” diye sormuyorum bile. İnsan mıyız biz a..na koyum. Allah bile lanetlemiş bizi. Anlıyor musun?

– Üzgünüm Yasemin, haklısın.

Y: Sinirlendirdin beni sabah sabah. Toplum sanıyor ki biz kendi aramızda şey ediyoruz da kirletiyoruz ne varsa. Devletin, milletin şerefini iki paralık ediyoruz filan. Ulan beni beceren kıl yumakları, ertesi gün Beyoğlu’nda görünce kovalayıp dövüyorlar beni. Namus filan ağızları köpürüyor hemen. Sorsan, hepsi de edepli, namuslu aile babaları. A..na koyayım onların.

Yasemin iyiden iyiye sinirlenirken konuyu değiştirmek isteyip ”kimlik” değiştirmeyi düşünüyor musun? Diye sordum.

Y: Sen hala anlamamışsın söylediklerimi, bambaşka dünyalardasın. İki gündür makarna yiyorum, aç karnıma g.tümü s..tiriyorum sen kimlik diyorsun. Haberin var mı kimlik değiştirmek kaç para? Hem değiştirdim diyelim, ne olacak? Gene aynı şeyi yapmayacak mıyım?
Eylül Cansın’ı duydun mu sen? Parası da vardı, annesi sahip de çıktı kızcağıza, ne oldu peki? İntihar etti işte. Eylül’ü tanırdım ben. Bak biz kendi halimizde ecelimizle bile ölemiyoruz. Ya onlar öldürüyor ya da intihar ediyorsun. Öyle keyifle yaşamaya benzemez Eylül’lerin hayatı. Ölümlerden ölüm beğendirirler sana. Eylül gibi ağlar durursun. Eğer bir gün ağlamaktan vazgeçip yaşamayı seçersen de benim gibi olursun. Eylül’ü tanısaydın keşke. O, benim gibi değildi. Kültürlü narin bir kızdı Eylül. Aslında ben de öyleydim. Ne kibardım bir bilsen eskiden. En sonunda ağzı bozuk Yasemin’i yarattılar işte. Yaşatmazlar oğlum bizi. Yasemin yaşıyor ama ölse de olur yani.

”Eylül’ü haberlerden tanıyorum. Başınız sağ olsun.” dedim farkında olmadan tutmuş olduğum nefesimi bırakarak.

Y: ”Başınız!”. Sen bile ”Başımız” diyemiyorsun değil mi? Diyemezsin aslanım, diyemezsin. Biz ”böyleyiz” çünkü. Versene şu telefonunu.

Çaresiz verdim ve ne yapacak diye izlemeye başladım.

Y: Oku lan, al hadi oku. Bak Hande’nin videosu bu. Yorumlara bak, yorumları oku.

Telefonu elime tutuşturup sigarasına sarıldı. İkimiz de gerilmiştik. Böyle bir röportaj beklemiyordum. ‘Yanlış zamanda mı gelmiştim, yoksa hep mi böyleydi Yasemin? Yasemin yıpranmıştı, her halinden belliydi. Nasıl yıpranmazdı ki tanrının üvey evladı bu insan? Yorgundu Yasemin. Bakışlarımızı kaçırıyorduk birbirimizden. Garip bir utanç içinde boğulurken duvarlardaki çatlaklardan ayıramaz olmuştum bakışlarımı.

Oda duman altı olmuştu iyiden iyiye. Yorumları okudukça erkekliğimden utanmaya başladım. İmkânım olsa hepsi adına özür dilerdim Hande’den. Yorumlar içler acısıydı. Toplumun sözde ”ahlakını” bozan Hande’ye söylenenleri okudukça kahroldum. Ayetler yazan mı dersin, küfürler saydıran mı? Yer yarılsa da içine girseydim keşke. Bunun özentilik sonucu olduğunu düşünenler, mikrop diyenler, atılan plastik mermilerin gerçek olmasını dileyenler… Karnıma ağrılar giriyordu. Hande’nin yanmış bedenine sövüp sayanlar gerçekten de insan mıydı? Her gün iş yerinde, yolda, çarşıda pazarda gülümsediklerim, selam verdiklerim, namus bekçiliğine soyunmuş bu ”ablalar, ağabeyler, kardeşler” yanmış bir kadın bedenine küfrediyorlardı. Esas sorun ise düşmanlıklarını içtenlikle yapıyor olmalarıydı. ”Bu nasıl bir nefret Allahım?” dedim kısık bir sesle. Yutkundum. Ağzım dilim kurumuştu çoktan. Ellerim titreyerek yaktım sigaramı ben de. Yasemin gözünü kırpmadan başladı konuşmaya.

Y: Bak delikanlı, Hande gibiler gözaltına alınır, dayağını yer, tahmin bile edemeyeceğin hakaretlerin üstüne bir de fuhuş yaptığı için para cezası öder. İnsanlara olan inancımı yitireli çok oldu benim. Ha tanrıya da inanmıyorum ben; tarifeli yarattığı için bizleri. Yani tam bir inançsızlık değil benimkisi. Gecenin tam ortasına bıraktı bizleri. Işık yok oğlum bizim hayatımızda. Işık koymayı unutmuş tanrı. Anlasana. Eğer karşılaşırsam onunla birkaç sorum olacak ona. ”Bizi neden böyle yarattın? ” diye soracağım, ”Neden önce yaratıp, sonra da cezalandırıyorsun, kitaplarında tehdit ediyorsun?” bak bunları soracağım. ”Üzerimde hırlayan adamların hiç mi günahı olmadı?” diyeceğim. Ben onun, VİCDANINA inanmıyorum artık. Zaten cehennemde Yasemin, en dibindeyim lan ben! Daha ne olsun? Anladın mı şimdi, benim inançsızlığım ateist zırvalamalarına benzemez…

Utancımdan ve çektiğim ağrılardan dolayı Yasemine bir an önce teşekkür edip kaçmak istiyordum. Odadaki eşyalar üzerime üzerime geliyorlardı artık. Sigaramdan çaresizce duman çekmekten başka bir şeye odaklanamıyordum. Kalkmak istiyordum ama kalkamıyordum, ağırlaşmıştı her şey. Büyük insanlık tarihinin denizler dolusu utancı altında eziliyordum. Söndürdüm sigaramı. Müsaade istedim, zorlukla da olsa teşekkür edip çıktım evden. Yasemin beni uğurlarken son kez baktım ona. ”Ah zavallı Yasemin.” dedim. Ağlayamadım, bedenim kahverengi bir kaya parçası gibi sürükleniyordu caddede. Parke taşlarının üzerine izler bırakıyordum, derin telafisiz izler. Bir anda evsiz ve işsiz kalmıştım. Hayat durmuştu. Şairler sustu, devrimler sustu içimde. Oyun oynayan çocuklar kayboldu birden. Kargalar bıraktılar renklerini yüreğime, öylece boşalttılar Yasemin’in sokaklarını… Kayıt yaptığım cihazı aldım elime. Baktım, okşadım titreyerek. Hırsla fırlattım duvara. Özgür bıraktım Yasemin’leri…

 

Varlık E.