insanların gittikleri yeri bildiği zamanlar, sadece otobüse, uçağa bindikleri zamanlardır.
insanlar, insandan çok başka şeydir.

insanlar, onlara inanılan an’lar kadardır.

konular yavaşça tüketiyordu kendilerini. bir biz kalmıştık bize yetebileceğimiz kadar, bir de şu radyasyon üreteci cep telefonlarımız elimizde. ben seni düşünüyordum. şoförün önünde cüzdanını sallayan insanlar çoğalıyordu ve ben seni düşünüyordum tüm yolculuklarımda. sana anlatacağım an’ları düşünüyordum. sana hazırlayıp söylemeye utandığım tüm güzel sözcükleri bir kağıda toplayıp, sanki sen onları başkasından duyacaksın diye korkar gibi arka ceplerimde katlanmış olarak saklıyordum. kimliğimdeki fotoğrafım bulaşıyordu kelimelerime hep. sonra o kelimelerimi temize çekip çöpe yaraşır şekilde buruşturuyordum kağıtlarımı.

kitapçılara girdiğimde seni düşünüyordum. kitap kapaklarındaki fotoğraflar, figürler, hepsi senin fikrin gibiydi. sen ile ilgili uzun metrajlı düşüncelere kavuşturdum kendimi ellerimle. benimle yaşıt parmaklar bedava mesaj haklarını uzun-uzun kullanırken, benparmaklarımı tırnaklarımla birlikte kalemlerin emrine köle etmiştim. bir kalemim parçalanmasın diye onlarca kalemi telef ettim. baretini bagetle kıran bir inşaat işçisinin müzik anlayışına sahipti kararsızlıklarım. çözemediğim matematiksel problemlere ayırmam gereken vakti, hesap makinesini tersten kullanıp elbise yazmak için tüketeli birkaç yıl olalı çok olmuştu. düşüncelerimin birer önsözü olmalıydı onları dinletebilmem için. sevdiğim insanı sensiz yaşamak zordu, zoru başaramadım. zaten kimse zoru sevmez. zoru sevdiğini söyleyen herkesin kolaya kaçtığını gördüğümde üzülmeyişimin bunda payı olmaması üzücüydü yine de.

insanlar dudaklarının arasında bir sigarayla yaklaşıp “ateşiniz var mı?” dediğinde seni düşünüyordum. seni düşünmelerimin önünü alamıyordum. senin yarım yamalak gülümsemelerini ve ani gülüşlerini hatırlayıp değiştiriyordum yüzümdeki asık suratı. asık surat, asılmış olan insanın suratına mı benzemeli? bence benziyor. darağacı, dar olduğu için midir? ama her ne olursa olsun; insanlar ölürmüş. anneme de söyledim bunu: “insanlar ölürmüş anne, doğru mu?” demiştim. sonra annem televizyonun sesini açmıştı. şarkı bağırıyordu: “insandan örülmüş duvarlar içindeyim!”

bazen tuttuğum nefesimi bırakınca seni düşünüyorum. zannediyorum ki, iki gündür tutukluymuş nefesim. biri kalkmış, gırtlağımın en merkezî yerleşim birimine geçirivermiş ahşap kelepçeyi. üstelik üniforması da yağmurlukmuş. küçüklüğünde kağıttan yumurtalık yaparak eğlenirmiş. bunu ilk başta önemsemedim ama son başta da önemsemedim. başların aynı zamanda son olmalarının ilginç olduğu fikrine heveslendim bir ara. sonra baktım, meğer düşünmüşler hep benden önce böyle şeyleri. ben de “ne kaldı ki o zaman düşünecek bana?” dedim. seni buldum. biraz fazla düşündüm. hatta, biraz daha fazla sevdim. öyle tuhaf sevdim ki ben seni, neye benzetsem ki?

insanların çaresiz olduklarını düşündüğü zamanlar, en çok çarelerinin olduğu zamanlardı.
insanlar, onları sevmediğiniz zamanlarda daha çok insandı.

insanlar, benim göremeyeceğim kadardı.

-insanlar ölür mü?
-asıl insanlar ölür